Orta Asya Tarihi Açısından Taberî’nin Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk Eseri

ORTA ASYA TARİHİ AÇISINDAN İSLAM TARİH YAZICILIĞININ ÖNEMİ: MUHAMMED B. CERÎR ET-TABERÎ’NİN TÂRÎHU’L-ÜMEM VE’L-MÜLÛK ESERİ ÜZERİNE DEĞERLENDİRME

 

İKBOLJON USMONOV  (Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Bölümü Doktora Öğrencisi)

 

ÖZET

Arap yarım adasında ortaya çıkarak kısa bir zaman içerisinde dünyanın çeşitli bölgelerine yayılan İslam dini, getirdiği yeni bir inanç sistemiyle yeni bir medeniyeti oluşturdu. Toplumdaki değişikliklerin yanında bilim alanında da hızlı bir gelişme ortaya çıktı. Tarih yazıcılığı da bu süreçte önemli bir ilerleme dönemine girdi. İslam’dan önce daha çok şifahi olarak nesilden nesile aktarılan nesep, soy ağırlıklı bilgiler, İslam geldikten sonra farklı bir çizgide devam ederek yeni boyutlara ulaştı. Geniş bölgelere yayılan fetih hareketleri ve bunun sonucunda yeni medeniyetlerle tanışmak, onlar hakkında bilgi edinmek, kağıdın keşfedilmesi gibi olaylar tarih yazıcılığında yeni bir dönemin başlamasına neden olmuştur. Bu süreçte tarih, bir bilim dalı olarak kabul edilmemiş veya fazla ilgi görmemiş olmasına rağmen kendi içerisinde çeşitli dallara ayrılarak gelişmeye devam etmiştir.

Orta Asya tarihi için çok önemli yere sahip olan İslam tarih yazıcılığı ve onun ortaya çıkardığı İslam kaynakları bölge tarihi için vazgeçilmez eserlerdir. Orta Asya’ya yapılan fetihler sonucunda yazılmaya başlayan mezkûr eserler ilk başta daha çok siyasi olayları içermiştir. Yazarların kendisi tarafından bölgeleri gezerek yazdıkları eserler çok nadir olmuştur. Eserlerde çoğu rivayetler, ağızdan ağıza aktarılan bilgilerden oluşmaktaydı. Bu yöntemle yazılmış ve İslam fetihleri dönemi Orta Asya tarihi için çok önemli bir kaynak niteliğinde olan Muhammed b. Cerîr et-Taberî’nin Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk adlı eseri çalışmamızın ana konusunu oluşturmaktadır. Eserin bölge tarihi için önemi, eserin içeriği, yöntemi ve aktardığı bilgiler bu çalışmada incelenecektir. Çalışmamızda İslam tarih yazıcılığının ortaya çıkışı, İslam kaynaklarının Orta Asya tarihi açısından önemi ve Muhammed b. Cerîr et-Taberî’nin Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk adlı eserinin bölge tarihi için önemi hakkında değerlendirmelerde bulunulacaktır.

Anahtar kelimeler: et-Taberî, Tarih yazıcılığı, İslam kaynakları, Fetihler, Orta Asya.

 

The Importance of Islamic Historiography in Central Asian History: Research on Muhammed b. Cerîr et-Tabari’s work named Târîhu’l-umem ve’l-mulk

 

ABSTRACT

The religion of Islam, which emerged in the Arabian peninsula and spread to various parts of the world in a short time, brought a new civilization to humanity, including all areas of society, with a new belief system. A rapid development occurred in the field of science with the changes in society. Historiography also entered an important period of progress in this process. Prior to Islam, the ancestry and ancestry-based information that was passed down from generation to generation, reached new dimensions by continuing in a different line after Islam came. The conquest movements that spread over large regions and as a result of this, meeting new civilizations, obtaining new information about them and the discovery of paper had an important place in historiography. In this process, although it was not accepted as a science or received significant attention, history continued to develop by dividing into various branches within itself.

Islamic historiography, which has a very important place in the history of Central Asia, and the Islamic resources created by it are indispensable works for the history of the region. The works, which started to be written as a result of the conquests in Central Asia, were mostly composed of political events at first. Although the works written by the authors herself by traveling around the regions were rarely found, most of the works consisted of rumors and word of mouth. Written in this way and being a very important source for the history of Central Asia during the period of Islamic conquests, Muhammed b. Cerîr et-Taberi’s work named Târîhu’l-ümem ve’l-mulk is the main subject of our study. The importance of the work for the history of the region, its content, method and the information it flows will be examined in this study. In our study, we will make study about the emergence of Islamic historiography, the importance of Islamic sources for the history of Central Asia, and the importance of Muhammed b. Cerîr et-Tabari’s work named Târîhu’l-ümem ve’l-mulûk for the history of the region.

Key Words: et-Tabari, Historiography, Islamic resources, Conquests, Central Asia.      

***

 

Orta Asya hakkında en eski dönemlerden bu yana yazılan kaynakların farklı dillerde ve çok çeşitli olmasının birkaç önemli sebebi bulunmaktadır. Bölgenin coğrafik özellikleri, çeşitli eski medeniyetlere yakın olması, yerleşim olarak önemli ticaret yollarının üzerinde bulunması, dönemlere göre farklı kültüre sahip olan devlet ve imparatorlukların bünyesinde hayat sürdürmüş olması gibi özellikler bu sebeplerin başında gelmektedir. Getirilen bu ve buna benzer sebeplerden dolayı cazibe merkezi durumunda olan Orta Asya bölgesi, en eski dönemlerden beri insanların en çok uğradığı veya ikamet ettikleri yer olmuştur. Bölge halkının da eski dönemlerden bu yana özgün bir medeniyete sahip olması yanında komşu medeniyetler ve bölgede çeşitli dönemlerde hükümdarlık yapan devletlerin medeniyetinden etkilenmiştir. Bunun sonucunda bölgede küçümsenmeyecek bir uygarlık ortaya çıkmıştır.

Orta Asya veya diğer bir deyişle Mâverâünnehir’de ortaya çıkan uygarlık ve bölge tarihi hakkında bize çeşitli dönemlerde ve farklı dillerde yazılan kaynaklar haber vermektedir. Ortaçağ Orta Asya tarihi için kaynaklar; başta arapça kaynaklar olmak üzere, çince, farsça ve yerel dillerde yazılan çeşitli dokümanlardan oluşmaktadır. İslam dini ortaya çıktıktan sonra gelişmeye başlayan İslam tarih yazıcılığı ve onun getirdiği kaynaklar Orta Asya tarihi için vazgeçilmez kaynaklardır.

Arap yarım adasında ortaya çıkarak kısa bir zaman içerisinde çok geniş coğrafyaya yayılan İslam dini, getirdiği yeni bir inanç sistemiyle birlikte insanoğluna yaşadığı toplumun tüm alanlarını kapsayan yeni bir medeniyet, yeni bir dünya görüşü getirmiştir. Toplumdaki değişiklerle birlikte bilim alanında da hızlı bir gelişme ortaya çıkmıştır. Kısa zaman diliminde İslam geleneğinde yoğun bir şekilde uğraş alanı durumuna gelen tarih yazıcılığı da bu gelişmelerde kendi nasibini almıştır. İslam’dan önce daha çok şifahi olarak nesilden nesile aktarılan nesep, soy ağırlıklı bilgiler, İslam geldikten sonra farklı bir çizgide devam ederek yeni boyutlara ulaşmıştır. Geniş bölgelere yayılan fetih hareketleri ve bunun sonucunda yeni medeniyetlerle tanışmak, onlar hakkında yeni bilgiler edinmek, kağıdın keşfedilmesi gibi olaylar tarih yazıcılığında önemli yere sahip olmuştur. Bu süreçte bir bilim dalı olarak kabul edilmemiş veya önemli bir ilgi görmemiş olmasına rağmen tarih, kendi içerisinde çeşitli dallara ayrılarak gelişmeye devam etmiştir.

İslam ortaya çıktıktan sonra gelişen İslam tarih yazıcılığı çoğu araştırmacıların da kabul ettiği gibi dini alanda ortaya çıkmış, kutsal kitapları esas alarak peygamberin hayatına ve yaşadıkları olaylara ayrılan siyer ve megâzî türündeki kitaplarla oluşum sürecine girmiştir. İslam inancından esinlenerek yazılan eserler çoğu kez peygamberler, İslam’dan sonra ortaya çıkan devletler ve bu devletler içinde gelişen askeri ve siyasi olaylara fazla yer ayırmıştır.

Tarihçiliğin müslümanların önem verdikleri ve en çok geliştirdikleri ilimlerden biri olduğunu söyleyen Ramazan Şeşen, İslamiyet’ten önce Yunanlıların, Romalıların, Çinlilerin, İbrani ve İranlıların yazılı tarihleri olduğunun altını çizmektedir[1]. Ancak tarih bu dönemlerde bir bilim olarak kabul edilmemiştir. Aristoteles (ö. M.Ö. 322)’in teorik, pratik ve yaratıcı olarak biçimlendirdiği üçlü bilim sınıflandırmasında tarih yer almaz ve aynı durum daha çok yunan bilim felsefesinden etkilenen İslam filozoflarının eserlerinde de görülmektedir[2]. Doğru, tarihçi olan insanlar var, tarihsel olaylar üzerinde yazı yazıyorlar, eserlerinde çeşitli yöntemlere başvurmuşlar ancak bilgi idealına göre bir bilim değildi[3]. Peki bilim olamayan bu alan İslam’dan önce ne durumdaydı ve nasıl gelişti? İlk yazılı örneklerinin Yunan ve Roma medeniyetinde gördüğümüz tarih, Herodot’un eseriyle toplumda önem kazanmaya başlamıştır. O, hikayeci tarih tarzını kullanmış, ancak olayları art arda sıralamakla kalmamış, onları biz düzen içinde nakletmiş, bir kompozisyon örneği oluşturmuştur[4]. Zeki Velidi Togan, olayları felsefi, tetkik veya sistemleştirmekle incelemeyen, onları doğrudan rivayet veya hikaye eden eserleri rivayetçi tarih kategorisine eklemiş, Herodot’un çalışmasını da bu türden eser olduğunu vurgulamıştır[5]. Ancak Collingwood bu söylenenlere karşı olarak, hikaye veya efsane yazıcılığını tarih bilimine dönüştüren insanın Herodot olduğunu söylemiştir. Kendi tespitlerinden çıkardığı sonuçlara göre tarihi bir bilim olarak görmektedir[6]. Hikayeci tarih anlayışı uzun zaman kendi varlığını devam ettirmiş olsa da, Herodot’la aynı zmanda yaşayan Thukydides tarih yazıcılığının faklı bir şeklini ortaya koymuştur. Bu tarih, olaylardan ders çıkarmak, gelecek ile ilgili doğru olan yolu takip etmek, okuyucuya ahlaki ve milli duyguları aşılamak gibi maksatları amaçlayan öğretici tarih yazımıdır[7]. Bu yöntemi Yunan ve Roma tarihçileri de benimsemiş, Polybios, Plutarkhos, Tucitus ve Machivelli gibi yazarlar da devam ettirmiştir[8]. Tarih ilminin ilk ortaya çıkması gereği olarak, şartların ve görüşlerin etkisi ve diğer sebeplerden dolayı İslam’dan önce Arap tarihi de sözlü rivayetleri esas almıştır. Toplumda okuma yazma bilmeyenlerin çok olması, kabile gelenekleri, kabile bireylerinin kendi soylarını ön plana alarak övünme geleneği, ecdadları ile kendilerine başkalardan yukarı koymak[9], okudukları şiirler ile çok önemli işler yapan Araplar, işte bu toplumdaki en önemli diye sayılan olayları şifahi olarak rivayet tarzıyla nesilde nesile aktarmışlardır. Alanı ticaret yapabildikleri yerlere kadar genişleyen şifahi tarih geleneklerine göre kendi toplumlarının dışandaki insanlar hakkında sadece duydukları şeylerle yetinmişlerdir. Geçmiş olayları sadece akıllarında saklayarak, ağızdan ağıza nakletmişler ancak onları yazma ihtiyacını hissetmemişler. Aslında bazı insanlar tarihle (ilk oluşum aşamasındaki daha gelişmemiş tarih) uğraşıyordu, önce birilerinden duyarak veya kendisi bizzat şahidi olarak bilgiler ediniyor sonra onu ezberleyerek, aklında tutarak aynı duyduğu şekliyle başkalara anlatıyordu, sadece onun bir sistemi veya adı yoktu. Yaptıkları şeyleri sadece geçmişteki önemli şeylerin bilinmesi veya kendilerinin bilmediği dış dünya hakkında bilgi edinmek gibi faaliyetler olarak görüyorlardı.

İslam geldikten sonra bu dinin insanı merkeze koyarak onun yaptıkları, ettikleri, yapacakları ve edecekleri işlere çok önem verince, tarih de bu inanç içinde yer almaya başlamıştır. Tarihteki insanın olaylarına hep ibret gözüyle bakan İslam, bu alan yani tarih olmadan kendini iyice tanımlayamazdı. Kur’an’dan sonra ikinci önemli kaynak olan hadisler Hz. Peygamber (s.a.v)’in yaptıkları ve söyledikleri hakkındaki bilgilerin önemi ve onun kuşaktan kuşağa aktarılması, kutsallığından kaynaklanan yaklaşım da tarih alanının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Tabii ki Kur’an ve hadisin kutsallığı onların bir nesilden sonraki nesle, bir insandan diğer bir insana aktarılmasında çok dikkat edilmesini zorunlu kılıyordu. Ne yapıp edilse de bu iki çeşit kutsal metin ve bilgiler sonrakilere ve en sonradan gelecekler için de en başta nasıl inmiş ve duyulmuş ise öyle aktarılması gerekirdi.

Araştırmacıların yaklaşık tümü tarafından kabul edilen görüşe göre İslam tarihçiliği siyer ve megâzî yazımı ile başlamıştır[10]. Kutsal öneme sahip olan peygamberlik ve onunla ilgili olaylar mukaddes anılar şeklinde rivayet ediliyor ve ezberlenerek diğer insanlara aktarılıyordu. Kur’an ayetlerinin tefsiri, hadislerin açıklanması, ayetlerin ve hadislerin iniş ve söyleniş nedenlerinin bilinmesi gerekiyordu. Bu nedenlerden dolayı Peygamber dönemi ve hayatı hakkındaki olaylar çok erken bir zamandan itibaren kayıt altına alınmaya başlamış, böylece ilk defa Peygamber hayatından bahseden siyer ve megâzî kitapları ortaya çıkmıştır[11]. Bu dönemdeki tarih yazıcılığının temel özelliği hadis geleneğinden gelen rivayetçilik olmuştur. Rivayet edilen bilgilerin güvenirliği rivayet eden insanların yani râvilerin zincirinden oluşan sened sistemiyle belirleniyordu. Rivayet edilen bilgilerin anlamından ziyade rivayet eden râvinin güvenirliği ön plana alınmıştır[12]. Burada rivayet edilen haberin geldiği kayanak ve onun aktarılmasındaki faktor olan aktarıcılar çok önemli yere sahiptiler. Hadis rivayetçiliğinde ilk kaynak yani bilginin geldiği yer Peygamber idi ve peygamberler İslam inancına göre Allah’ın seçtiği elçileri, vahiy yoluyla Allah’tan aldıkları bilgileri insanlara ileten seçilmiş insanlardı. Bu nedenle onların aktardığı bilgilerin doğru olup olmadığı hakkında tartışmak veya görüş söylemek mümkün değildi yani bilgiler güvenilirdi ve sorgulamaya tutmaya gerek yoktu. O yüzden sonraki dönemlerde bu bilgilere aktaran veya rivayet eden rivayetçiler gelen bilgiye odaklanmadılar ve bu eleştiri kaldırmayan, zaten doğru olan bilgileri sonrakilere nasıl aktarma olayına önem verdiler. Bu anlayış sonradan ortaya çıkan tarih yazıcılığı için de geçerli olmuştur. Dönemin toplumunda dini inanç gereği en yukarı makamda Peygamber vardı ve onun hakkında yazılıyor, diğer insanlara akatarılması için bilgiler toplanıyordu. Tarih yazıcılığında da bu yöntem gelenek haline gelmiş, sonraki dönemlerde ortaya çıkan tarih eserlerinde en çok peygamberler, onlar tarafından çeşitli görevlere getirilen insanlar, daha sonraki dönemlerde İslam toplumunu yöneten yönetici halifelere fazla yer ayrılmıştır. Mehmet Mahfuz Söylemez’in dediği gibi: “İlk dönem İslam tarihçileri tarihe, aynı zamanda, hükümdarların deneyim alanı olarak bakmışlar, bundan dolayı da tarihi, devlet yöneticilerinin ilgilenmesi gereken seçkin bir ilim dalı olarak kabul etmişlerdir”[13]. Bu tarih anlayışını bazı araştırmacılar “kutsal tarih” olarak da görmüşler[14]. Gördüğümüz bu sistem içerisinde daha çok toplumun önemli insanları hakkında haber veren alan tarih, kendisine gelen haber ve bilgileri nasıl aldıysa diğer insanlara öylece aktaran insan tarihçi olmuştur. Bu alan daha gelişmemiş ve üzerinde herhangi bir inceleme veya araştırma yapılmamış ve buna fazla ihtiyaç duyulmamış olduğundan dolayı ilk başta böylece sade bir görünüme sahip olmuştur. Sade olsa da içeriği açısından zengin bilgiler aktaran bu sistemi yani tarih biliminin gelişmesinde önemli olan etkenleri Hasan Aydın şöyle sıralamaktadır: 1. Hadis biliminin doğuşu; 2. Hz. Muhammed’e ilişkin bilgilerin gelecek nesillere aktarma isteği; 3. Kur’an’ın kitaplaştırılması; 4. Kur’an’ın doğru anlaşılma gereği; 5. Kur’an’daki tarihsel kıssalar; 6. İslam’ın kuzeye doğru yayılması; 7. Nesep ve şecerelerin tayin gereği[15]. Peki, bu sistem tarih yazıcılığı veya tarih bilimini tam anlamıyla ifade edebiliyor muydu? Aslında bakıldığında çok sade üslup ve tarza sahip olan İslam tarih yazıcılığı, esas olarak geldiği nokta bakımından, kendi görüş açısından ve alanın daha ilk aşamada olduğundan dolayı, o dönem okuyucularını tatmin eden ve dönemin şartlarına gayet uygun bir sistem idi. Ancak daha sonradan gelişen tarih bilimi veya tarih felsefesi açısından çok eksiklikleri bukunmaktaydı. Uzun zaman boyunca herhangi bir eleştiri veya değişime uğramayan İslam tarih yazıcılığı daha sonra en çok batılı araştırmacılar başta olmak üzere çoğu bilim insanların eleştiri alanı olmuştur. İbn Haldun bu sistemi eleştiren ilk bilim insanlardan biri idi. İlk defa tarih felsefesi hakkında kendi görüşlerini ifade etmiş, bu alana yenilik getirmiş ve onunla tarih ilmilik vasfı kazanmıştır[16]. Daha XIV. yüzyılda yanlış bilgileri eleştirmeden işittikleri şekilde yanlış bilgi veren râvileri çok sert bir dil ile eleştirmiştir[17]. Batı dünyasında daha erken dönemlerden gelişen rasyonel felsefi gelenek, kendi yapıp ettikleri hakkında eleştirel bir yaklaşımda olma imkanını sağlamıştır. İslam’ın ilk dönemlerinde ise böyle bir olay henüz oluşmamıştı[18]. Batılı araştırmacılar da bunu önemli eksikliklerden biri olarak görmüşler. Onlara göre tarih ancak, metodu, tenkidi ve yardımcı ilimlerin yardımıyla bir ilim olabilirdi[19]. İslam tarihçiliği eleştirilere çok fazla açık olmasına rağmen, içerdiği çok önemli ve fazla bilgiler nedeniyle bazen övünmeyi da hakketmiştir. Fetih hareketleriyle coğrafyası daha da gelişen İslam dini, kendisine yabancı olan eski medeniyetler ile de karşı karşıya gelmiştir. Suriye, Irak, İran gibi bölgelere yayılan İslam, Hint, İran düşünce çevreleriyle birlikte Yunan felsefesiyle de tanışmıştır. Bunlarla birlikte Müslümanların farklı din ve inançlarla özellikle Ehl-i Kitab mensuplarına dair bilgiler de onların tarih birikimine dahil olmuş ve İslam tarihinin kaynakları daha da çoğalmıştır[20]. Bu medeniyetler ile tanıştıktan sonra onlara ait çeşitli eserler arapçaya tercüme edilmiş ve felsefi anlamda kendi etkisini göstermiştir. Araştırmacıların bazılarına göre İslam tarih kaynaklarında getirilen bilgilerin çoğu mezkûr tercümelerle edinilmiştir. İslam’dan sonra ortaya çıkan bilim felsefe alanında gerçekten Yunan ve az olsa da diğer felsefe ekollerinin etkilerini görmek mümkündür. Ancak tarih alanının bir ilim olarak gelişmemesi, tarih felsefesinin oluşturulmamasının nedeni olarak, mezkûr tercüme faaliyetlerinde tarih eserlerine yer verilmediği görüşüne de varılmıştır[21].

Erken İslam dönemi tarih yazıcılığı hakkında doktora tezi hazırlayan Joseph Bradin Roberts İslam döneminde ortaya çıkan kaynakların bazı özelliklerini tespit etmiştir. Bilindiği gibi çoğu araştırmacıların da hemfikir olduğu görüş, eserler yazılırken hadis sistemi esas alınarak hazırlanmıştır. Metinlerin tenkidine değil daha çok râviler zinciri olan isnada önem verilmiştir. Eserlerin yazarları yani tarihçiler çoğu zaman görünmezler. Yani metinlerdeki bilgiler hakkında kendi görüşünü, bilgilerin doğru veya yanlış olduğunu araştırmadıkları için eserin oluşumunda fazla varlık göstermezler. Yukarıda da dediğimiz gibi sadece bilgileri aktarırlar. Eserlerde bilgiler çoğu zaman tekrarlanır bazen de çelişkiler görülür, ancak yazar bunların açıklanması için herhangi bir katkıda bulunmaz[22]. Modern Batı araştırmacılar yukarıda da dediğimiz gibi alan hakkında görüşlerini sergilerken hep eleştirel yönden yaklaşmışlar.

Bu rivayetçi dadiğimiz tarih anlayışı uzun bir süre varlığını devam ettirmiş ve XIV. yüzyılda İbn Haldun tarafından tarih felsefesi ortaya atılarak yeni bir ivme kazanmıştır. Ancak bu döneme kadar tarih yazıcılığının da çeşitleri çoğalmış, durmadan yeni alanlar bulmuştur. İslam fetihlerinden sonra ortaya çıkan, genel tarihler, coğrafya, şehir tarihleri, ensab ve diğer türden eserler bunlardandır.

İslam tarih yazıcılığı ve onun bünyesinde yazılan kaynaklar içerdiği bilgiler açısından zengin olmalarına rağmen Orta Asya tarihi için fazla ve yeteri kadar bilgi vermezler. Yazarları tarafından dünyanın yaratılmasından kendi dönemlerine kadar olayları anlatan genel tarihler bu dediklerimize örnek olabilir. Orta Asya veya Mâverâünnehir bölgesinin sakinleri hakkında bilgi verilirken çoğu kez bölge halkları karıştırılmış veya göz ardı edilmiştir[23]. Bunun birkaç nedeni bulunmaktadır. Zaten bölge ve onda oturan halklar hakkındaki bilgiler hep buraya yapılan savaşlar ve onların anlatımıyla bize ulaşmaktadır. Orta Asya halkları İranlılarla temasa girdiklerinde onun etkisiyle Behistun kitabeleri veya diğer yazılı kaynaklarda, Büyük İskender geldiği zaman onunla birlikte Yunan tarihçilerin kitaplarında, Arap fetihleri gerçekleştiğinde onun etkisiyle İslam tarih yazıcılığında yani İslam kaynaklarında Orta Asya tarihi kendini göstermiştir. Bölge hakkında en çok bilgi veren genel tarih türünden eserlerde olaylara daha çok siyasi yönden bakılmış, savaşlarda karşı geldikleri halklara düşman gözüyle baktığından ve sahip oldukları inançları yanlış bildiklerinden dolayı oranın medeniyet ve kültürüne ilgi duymamışlardır. Yönetim, savaşlar ve vergiler hakkındaki haberlere yoğunlaşmışlardır. Başta Taberî’ye ait Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk ve bu eseri temel alarak yazılan diğer eserleri örnek olarak sayabiliriz. Yukarıda dediğimiz gibi zengin kültür ve kendine özel uygarlığa sahip olan Orta Asya’yı kültürel özelliklerine bakmadan sadece siyasi olaylarla anlatmak mümkün değildir.

Fetihler sonucunda genişleyen bölglerin coğrafik özellikleri hakkında bilgi veren coğrafya eserleri de Orta Asya tarihi açısından önemlidir. İslam dünyasının ilk tam coğrafya kitabı niteliğine sahip olan İbn Havkal’ın (ö. 977) Sûrat el-Arz (Yer’in Haritası)[24] eseri bu tür eserlerin ilk örneklerden biridir. Bölgede bulunan yerleşim yerleri: şehirler, köyler, kasabalar, pazarlar, sokaklar, onların ölçemleri; bölgenin doğa dünyası: az olsa da hayvanlar, bitkiler, nehir ve göller ve onların isimleri, bazen de bölge halkı hakkında önemli bilgiler vermektedir. Bu tür eserler yazarlarının bölgeleri bizzat dolaşarak, seyahat ederek topladığı bilgiler temelinde ortaya çıkmıştır. Mes’ûdî’ye (893-956/57) ait Et-Tenbih ve’l-İşrâf  ve Murûc ez-Zeheb, İbn Hurdâzbih’in Kitâbü’l-Mesâlik ve’l-memâlik, el-Makdisi’nin Ahsenu’t-Tekâsim fi Ma’rifeti’l-Ekâlîm, yazarı bilinmeyen Hudûdü’l-Âlem Mine’l-Meşrik İle’l-Magrib adlı eser, Büzürg b. Şehriyâr’a ait olan ve hikayelerden oluşan Kitâbü ‘Acâ’ibi’l-Hind, el-Bîrûnî’ye ait Tahdîdü Nihâyâti’l-emâkin li Tashîhi Mesâfâti’l-Mesâkin gibi eserleri bu türden eserlere örnek olarak gösterebiliriz[25]. Bu eserler Orta Asya’nın coğrafyası ve o dönemdeki tarihi hakkında bilgiler vermektedir.

Şehir tarihleri alanında yazılan eserler olaylara yaklaşımı, diğer türlü eserlerden daha dar alanı kapsadığı ve sonuçta daha detaylı bilgi verme açısından çok önemlidir. Bir bölge veya bir şehir hakkında daha iyi derecede bilgi edinmek ve kapsamlı bir şekilde incelemek imkanını sunmaktadır. 943-44 yıllarında yazılıp tamamlanmış olan Nerşahî’nin (899-959) Târîhu Buhârâ[26] adlı eseri ortaçağ Orta Asya tarihi için en önemli ve sayılı kaynaklardan biridir. Sadece Buhara şehri ön plana alınarak bilgi vermeye çalışılmış olsa da, içerdiği bilgiler hem dönem hem coğrafya açısından çok geniş alanları kapsamaktadır.

Siyer ve megâzî şeklinde devam eden terih yazıcılığı hadislerin senedlerini araştırarak tespit edilmesini de zorunlu kılmıştı[27]. Hadislerin metni ve sened zincirini belirlemek için râvilerin hal tercümelerinin de bilinmesi gerekiyordu ve bunun sonucunda bu alanın temel eserleri olan tabakat ve sonradan biyografi türünden eserler ortaya çıkmıştır. Orta Asya bölgesi hem İslam’dan önce hem İslam’dan sonra dünya medeniyetine önemli katkı sunan coğrafyalardan biri idi. Tarih boyunca çeşitli alanlarda zirvelere ulaşan en önemli bilginler bu topraklarda yaşamıştır. Sayısına ulaşılması mümkün olmayan bu bilginler ve onların hayatı, faaliyeti hakkında işte bu tabakat ve biyografi eserler bilgi vermektedir.  Ebü’l-Ferec Muhammed b. Ebî Ya’kûb İshâk b. Muhammed b. İshâk en-Nedim’in el-Fihrist[28] eseri bibliyografik eserlerin ilki olmak şansına sahiptir ve önemli bilgiler içermektedir. Mâverâünnehir bölgelerini dolaşma şansını bulan önemli bilgin Ebû Sa’d Abdülkerîm b. Muhammed b. Mansûr es-Sem’ânî ve onun El-Ensâb[29] eseri bu tür eserlerin en önemlilerinden biridir. 1155 yılında Semerkand’da yazılmaya başlayan el-Ensâb’da 5348 nisbe alfabetik olarak sıralanmıştır.

Sadece çok az bir kısmını getirdiğimiz mezkûr eserlerin aslında sayılar çok fazladır. Orta Asya tarihi için önemli diye sandığımız bu eserler İslam geldikten sonra yazılmış ve kendi alanlarının en iyi kaynakları olma niteliğine sahip olmuştur. Başta modern batı araştırmacıları olmak üzere çoğu bilim insanları tarafından eleştirilmiş olsa da, içerdiği bilgiler açısından günümüze kadar hâlâ önemini korumaktadır.

Yukarıda söylediğimiz kaynakların arasında ortaçağ İslam ve Orta Asya tarihi açısından önemli olanlardan biri Muhammed b. Cerîr et-Taberî’nin (839-923) Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk[30] adlı meşhur eseridir. Bu alanda çalışan tüm araştırmacıların vazgeçilmez kaynağı niteliğinde olan eser Orta Asya tarihi için önemli katkı sağlamaktadır. Yaratılıştan X. yüzyılın başlarına kadarki olayları anlatan bu önemli kaynak kendisinden sonraki dönemlerde yazılan eserler için de temel kaynak konumunda olmuştur.

Yukarıda da değindiğimiz gibi İslam ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra siyer ve megâzî gibi Peygamber hayatını ön plana alan eserler yazılmaya başlamış, İslam tarih yazıcılığının ilk adımları atılmıştır. İslam’ın coğrafyası genişleyerek Taberî’nin yaşadığı dönemden İslam dünyasındaki yönetim merkezlerinin hızla çoğalması bir yandan siyasal parçalanmaya yol açmış[31], bir yandan çeşitli eski medeniyetlere karşı karşıya gelerek yeni bilim alanlarıyla tanışmış, sonuçta toplumdaki bilimsel faaliyetlerin de alanı genişlemiş ve çoğalmıştır. Bu süreçte tarih alanı da etkilenmiş, dönemin sağladığı şartlar ve koşullar gereği çeşitli yöntem şekilleriye gelişmeye devam etmiştir. Fetihlerle genişleyen İslam coğrafyası ve sonucunda yeni medeniyetlerle tanışmak, yabancı kültürlerin bilim havzasından istifade etme imkanı Müslümanların dünyaya bakış açısını da değiştirmiştir. Bu olay tarih alanına da hemen yansımış az sonra dünyanın yaratılışından başlayarak yazarların yaşadığı dönemlerine kadar bilgileri içeren genel tarih yazıcılığı ortaya çıkmıştır. Farklı medeniyet ve inançlara sahip olan bu geniş coğrafya, İslam bayrağı altına gırdikten sonra insanlara dünyanin çok geniş bir kısmında dolaşma imkanı sağlamış ve tarih yazarken bizzat gezerek edindikleri bilgileri de kendi eserlerine ekleme imkanı sunmuştur. Çok uzak bölgelere ulaşan fetih hareketlerine katılan ve bizzat görgü tanığı olan insanların edindiği bilgiler de eklenince çok büyük boyutlara ulaşan eserler ortaya çıkmaya başlamıştır.

Genel tarih veya dünya tarihi diyebileceğimiz Taberî’nin Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk adlı eseri dünyanın yaratılışından miladi 915 yılına kadar olan dönemi kapsamaktadır. Taberî, tarihçiler arasında İslam dünyasının Herodot’u kabul edilmiştir[32] ve onun eseri Gibb’in dediği gibi o dönemde dünya tarihi alanında yazılan eserlerin en güzeli ve mükenneli olmuştur[33]. O devamlı çalışmaları ile meşhur olmuş ve kırk sene boyunca her gün kırk sayfa yazmaya özen gösterdiği rivayet edilmiştir[34]. Zaten yaptığı faaliyetler okuyucuda böyle izlenim oluşmaktadır. Kendisinden hemen sonra yaşayan çoğu bilim insanların da takdirini alan yazar, modern araştırmacıların çoğunu da alkışını almıştır.

On bir ciltten oluşan eser[35] yazıldıktan sonra çeşitli isimler ile adlandırılmıştır. Günümüze kadar ulaşan eserin elyazmalarında farklı isimler kullanılmıştır[36]. Aynı zamanda muhaddis ve tefsir uzmanı olan Taberî tarihini yazarken hadis alanındaki tecrübelerinden istifade etmiştir. Hadis alanındaki tecrübelerini tarih alanında da kullanmıştır. Rivayetler şeklinde râviler tarafından aktarılan bilgiler, kendisine nasıl ulaşmış ise aynı şekilde eserine almıştır. Rivayet zincirini incelemek yoluyla hadiste kullandığı kritik metodu tarihte de kullanmaya çaba göstermiştir[37]. Dünya tarihi yazarken tarihçi olarak, sadece gelen bilgileri aynı şekilde, değiştirmeden, eleştiri yapmadan diğer kuşaklara aktarmıştır. Kendisine ulaşan çeşitli rivayetleri kendi görüşlerine göre değiştirmeyi tarihi tahrif etmek olarak görmüştür[38]. O, eserinin seçkin bir eser olmasına çok özen göstermiştir ve içeriğine bakıldığında mücize, efsane, anlamsız cümlelere çok az rastlanmaktadır. Eserinde modern araştırmacıların en çok eleştirdiği metin tenkidine dikkat etmemiş daha ziyade bilgileri aktaran râviler ve onların senedine önem vermiştir. Çünkü kendi döneminin şartları bu yöntemi uygun buluyordu.

Adem’in yaratılışından peygamberler ve onların ümmetleri hakkında bilgi verirken Ka’b el-Ahbar, Vehb b. Münebbih, İbn Cüreyc, İbn İshak gibi insanların rivayetlerine yer vermiş ancak haberlerin tenkidine bakmamıştır. Kendisin de ifade ettiği gibi tarih bilgisi akli dellillerine veya düşüncelerine dayanmaz, senedleriyle râvileri gösterilen haber ve rivayetlere dayanmaktadır. Çünkü geçip gidenlere ve sonradan gelenlere ait haberler bunları görmeyenlere ancak görenler tarafından  ulaştırılır[39]. Ramazan Şeşen eseri bölümlere ayırmış ve bu bölümlerde hangi kaynaklardan istifade edildiğini de yazmıştır: ilk bölüm Hilkat ve peygamberler tarihi, Ahd-i Atik, tefsir, İbn İshak ve Vehb b. Münebbih’den istifade etmiştir; Eski İran ve Sasaniler tarihi, kaynak olarak İbn el-Mukaffa ve İbn el-Kelbi; Yunan ve Roma tarihi, hristiyanların elinde bulunan kitaplardan faydalanmıştır; Yahudi tarihi, Tevrat’tan ve yahudilere ait bazı tarih kitaplarından; İslam’dan önceki arapların tarihi, Vehb b. Münebbih, İbn İshak, Hişam b. el-Kelbi ve diğerlerinden; İslam tarihi, baştan Abbasiler dönemine kadar, Vakidi, Heysem b. Adi, Ahmed b. Ebi Heyseme, Medaini gibi kaynaklardan istifade etmiştir[40].

Taberî ve onun eseri hakkında araştırma yapan batılı uzmanlar ve araştırmacılar, yaptıkları çalışmalarda hayranlıklarını ifade etmiş olsalar da modern ölçülere koyarak eleştiri okunu tutmuşlardır. Aslında Taberî ve onun eserleri hakkında ilk araştırmaları onlar yapmışlar ve  o kadar ilgilenmişler ki en fazla uğraştıkları lanlardan biri olmuştur. 2009 yılında “A handful of Red Earth Dreams of Rulers in Taberi’s History of Prophets and Kings” başlıklı doktora tezinde Johan Weststeijn mezkûr eseri sadece İslam tarih yazıcılığının taç metni değil aynı anda en sorunlu olan başarılarından biridir diye kendi görüşünü ifade etmektedir[41]. Araştırmacı ilk başta eser ve onun yazarı hakkında hayranlığını gizlememiş, bu kadar çaba için azıcık olsa da sempati duymayı da ihmal etmemiş, ancak yazdığı çalışmasında eserin hep sorunlu olduğunu vurgulamıştır. Sade bir üsluba sahip olan eseri farklı açıdan incelemeye çalışmış, İslam tarih yazıcılığında rüyaların ne kadar önemli role sahip olduğunu ispatlamaya çalışmıştır. İçerdiği bilgilerin ne kadar çekici olduğunu ifade ederken, eserdeki sorunları şöyle sıralamaktadır: eserin parçalı görünüme sahip olması, olayların arasındaki bağlılığın bulunmaması; tüm araştırmacıların da dedikleri gibi yazarın kendi metinsel eleştirisinin olmaması; bazı yerlerde tekrar edilen bilgilerin çelişkili olması şeklinde ifade etmiştir[42]. Bazı araştırmacılar eseri dini inanç üzerine kurulan ve sadece dinle ilgili bilgileri içeren ve tarih disiplininin modern kavramından uzak olan yapıt olarak nitelendirmişler[43]. Genel olarak modern araştırmacılar eleştiri konusunda şu noktalarda bir araya gelmektedirler: Rivayet eden râvilerin hangi eserinden bilgi aktardığı belirlenmemiş; metin tenkidi yapılmamış; yazar sadece aktarıcı olarak olaylara dahil olmamış, daha çok eserde peygamberler ve elit tabaka vekillerine fazla yer ayrıldığı için eser yüksek tabakalara ayrılan eser görünümü almış; dini zeminde ortaya çıktığı ve hadis ekseninde geliştiği için esere dini eser olarak bakmışlar; olaylar arasında bağlılık bulunmuyor; müellifin müdahalesi beklenen birbiriyle çelişen olaylar geçmektedir. Yani modern dünya tarih yazıcılığı açısından ortaya atılan kriterler bu eserde bulunmamaktadır ve bundan dolayı eleştiri konusu olmuştur.

Bu kadar eleştirilere rağmen eser Orta Asya veya Mâverâünnehir açısından önemini korumaktadır. Eser, bölge tarihine özel seçilmiş alan olarak bakmaz. Taberî ve buna benzer bazı kaynaklar Orta Asya tarihini dolaylı olarak incelerler. Fetihleri gereği yeni coğrafya ile karşı karşıya gelen İslam’dan dolayı Taberî bölge tarihi için geniş yer ayırmıştır. Yani fetihler bu coğrafyaya gelmemiş olsaydı belki de onun hakkında bilgiler olmayacaktı. Zaten yukarıda da dedğimiz gibi Orta Asya ile ilgili gerçekler çoğu kez bölgeye yapılan çeşitli amaçlı faaliyetler sonrası ortaya çıkmıştır. Fetihler döneminde Orta Asya toplumuna bakıldığında yerleşim hayat sürdüren Soğdlular ve yavaş yavaş çok erken dönemlerden Mâverâünnehir dediğimiz bölgeye inen Türkler ağırlıklı olarak görülmektedir. Eserede arap ordusuna karşı karşıya gelen unsurlar hep bu iki halk olmuştur. Coğrafya ve doğa açısından çok elverişli konumda olan bölgede İslam geldiğinde birbirinden ayrı ayrı olan şehir devlet görünümündeki küçük krallıklar bulunmaktaydı. Ticaret başta olmak üzere çeşitli mesleklerle uğraşan halk Taberî’nin de akatardığı bilgilere göre refah denilebilecek kadar hayat yaşamaktaydılar.

Taberî tarihinde Orta Asya hakkında getirilen bilgiler muhtemelen fetihlere katılan insanların anlattıklarından oluşuyordu. Müellif kendi yapıtında günümüze ulaşmayan, sadece yazarlarının ismi bilinen eserlerden de istifade etmiştir. Esere bakıldığında Mâverâünnehir hakkında gelen bilgiler daha çok Emeviler (661-750) ve Abbasiler (750-1258) dönemine denk gelmektedir. Olaylar Horasan valiliğine atanan valiler ve onlar tarafından Ceyhun nehrinin karşı tarafına yapılan fetihlerle gelişmektedir. Emeviler devri ve onun olayları anlatılırken Taberî, Avane b. el-Hakem, Ebu Mihnef, Vakidi, Ömer b. Şebbe, Hişam b. el-Kelbi, Medaini, Ali b. Muhammed, el-Mufaddal b. el-Muhelleb gibi rivayetçilerden istifade etmiştir. Abbasiler dönemi olayları için kaynak olarak Vakidi, Heysem b. Adi, Ahmed b. Ebi Heyseme, Ahmed b. Zübeyr, Medaini, İbn Tayfur gibi insanların eserlerinden yararlanmıştır[44]. Fetihlerden önceki dönem hakkındaki bilgiler ise Türkler ve İran kralları arasında yapılan savaşlarda geçmektedir. İran Sasani kralları hakkındaki başlıklar altında getirilen bilgilerde Türklerin kralı Afrasyab b. Fashanj b. Rustam b. Türk ve onun savaşları anlatılmaktadır[45]. Bu bilgileri İbn el-Mukaffa, İbn el-Kelbi ve eski İran tarihine dair eserlerden kaynak olarak istifade etmiştir[46]. Bu olaylarda coğrafya veya bölgeler hakkında bilgiler kaydedilmemiştir. Eserde geçen Orta Asya ile ilgili ilk bilgiler oranın sakinleri hakkındadır. Hz. Nuh ve tufan olayı anlatılırken Vehb b. Münebbih tarafından rivayet edilen rivayette Şam b. Nuh’un arapların, farsların ve yunanların babası olduğunu, Ham’ın siyahilerin ve Yafes’in de Türklerin ve Ye’cûc ve Me’cûcların babası olduğu anlatılmaktadır[47]. Mezkûr olaylar anlatılırken en eski dönemlerden İranlılar ve onların doğusundaki halklar arasında sınır mahiyetinde olan Belh nehri de geçmektedir[48]. Nehrin özellikleri, nerede bulunduğu ve onun tarihi hakkında hiçbir şey anlatılmaz. Aslında bölge tarihi için çok önemli yere sahip olan nehir o dönemlerde Belh şehrine atıfta bulunarak bu isim ile anılmıştır. Sonraki bilgiler Tübba’ unvanını kullanan Yemen krallarının Çin’e kadar yaptıkları savaşlar dolaysıyla Orta Asya bölgelerinden geçerken anlatılmaktadır[49]. Tübba’ Şamir’in Çin’e doğru giderken Semerkand’a uğraması ve Semerkand kralının kızı ile aralarında geçen rivayet anlatılmaktadır[50]. Artık eserde bölgedeki şehirler de geçmektedir. Taberî ve ondan sonra gelen bu geleneğe mensup müellifler Orta Asya veya Mâverâünnehir bölgesini Horasan valiliğinin bir parçası olarak görmüşler. Eserde de geçen Mâverâünnehir kelimesi işte arapların Ceyhun nehrinin öbür tarafına yaptıkları bu akınlar sonucunda ortaya çıkmıştır. O bölgenin ismini bilmedikleri için çok basit şekilde “nehrin öbür tarafı” anlamına gelen  bu ismi kullanmışlar. Sonradan bu isim sadece bir coğrafya için değil dahaçok bütün bir uygarlığın ismi olarak kullanılmıştır. Aslında arapların bu bölgeye yaptıkları ilk fetihleri Ceyhun nehrini geçtikten sonra değil, daha nehrin bu tarafından bulunan Merv ve Belh gibi şehirlerin fethiyle başlamıştır. Eserde bu iki şehirde ortaya çıkan fazla ve önemli olaylar kaydedilmişitr.

Araplar bölgeye geldiklerinde kendi şehir kalelerine sahip, bazen krallar bazen de kralların eşleri tarafından yönetilen, yerleşik hayat sürdüren, zengin topluluklar ile karşılaştılar. Sakinleri Buhara, Semerkand, Harizm, Kiş, Şaş, Fergana gibi büyük şehirler ve onların bünyesindeki daha küçük yerleşim yerlerinde oturan Soğdlular ve Türklerden oluşuyordu. Eser okuyucuya bilgi zenginliği hakkında görünüm verir ve bu araştırmacıla tarafından da kanıtlanmıştır. Ancak bu bilgi zenginliği bilginin kalitesi veya gerçekliğini ortaya koyamaz. Eserde olaylar çok genel olarak aktarılmaktadır. Burada eserin eksik olan yanlarına diğer bir eksiklik de eklenmektedir. Bu eksiklik Orta Asya tarihi anlatılır iken daha da net bir şekilde görülmektedir. Haberleri aktaran râviler bilginin kaynağını kimden almış olsa da, bölgenin sakinleri hakkında verilen haberler çok belirsizdir. Örneğin bölgedeki araplarla karşı karşıya gelen halkların kim olduğu hep belirsiz ve çelişkili içerisinde kalmıştır. Önceden Soğdlular ve Türkler olarak karşımıza çıkan insanlar sonradan bölgedeki şehirler anlatılırken belirsiz bir şekilde karıştırılmaktadır. Artık onları bu iki halk ismiyle anmıyorlar, bölgedeki şehirlerin isimlerine göre adlandırmaktadırlar. Yani Kiş halkı, Fergana halkı gibi. Semerkand ve Buhara bölgesindeki Soğdlulardan bahsederken, başka yerde onları kim oldukları hakkında bir karara gelememiş gibi Semerkandlılar, Buharalılar olarak bilgi vermektedir. Eser yukarıda da söylediğimiz gibi daha çok siyasi ve askeri olaylar hakkında bilgi içermektedir. Ancak çok az olsa da bazen savaşlar nedeniyle bölgenin medeniyet ve gelenekleri hakkında da bilgiler bulunmaktadır[51]. Ancak bunların sayısı çok az. O yüzden Taberî’nin bu meşhur yapıtı bölgenin sadece siyasi tarihi için önemlidir. Kuteybe’nin bölgede yaptığı savaşlar sonucunda da oradaki siyasi ve akeri  durum anlatılmaktadır. Burada Soğdlular ve Türkler, diğer şehirlerin sakinleri arasındaki durumun nasıl olduğu ortaya çıkmaktadır. Buradaki anlatılardan bölgede Soğdlular ve Türklerin dışında daha birkaç halkın bulunduğu görünümü oluşmaktadır.

Eserde gelen önemli bilgilerden biri arapların karşı karşıya geldikleri şehirlerin krallarının taşıdığı unvanlardır. Tarhun, İhşid, Yabğu gibi unvanları taşıyan insanların da aslen hangı halktan oldukları da netleşmemiştir. Soğdça kökenli unvanları taşıyan Türkler veya türkçe unvanları taşıyan Soğdlular karıştırılmıştır. Bununla birlikte bölgede baş gösteren çeşitli isyanlar hakkında da bilgiler geçmektedir. Hâris b. Süreyc, Ebû Müslim ve Mukanna gibi isyan ve hareketlerde önemli rol oynayan yerel halkın sakinlerinin bu olaylardaki tutumları anlatılmaktadır.

Gördüğümüz gibi zengin bilgiler içeren eserin Orta Asya tarihi hakkındaki bilgiler daha çok siyasi ve askeri olayları anlatmaktadır ve bölgenin siyasi tarihi için önemli malzemeler sunmaktadır. Her ne kadar önemli bilgiler vermesine rağmen yine de bazı eksiklikleri bulunmaktadır. Modern tarih için yeteri kadar cevap veremez ise de, bunu ilk ortaya çıkışı açısındanki şartlar gereği normal olduğunu kabul etsek bile, içerdiği bilgiler açısından da eksiklikler görülmektedir. Orta Asya tarihi yazarken sadece bu kaynakları ön plana alarak tarih yazmanın biraz eksik kalacağı görünümünü vermektedir.

Sonuç

İslam tarih yazıcılığının sadece İslam değil dünya tarihi için de çok önemli olduğu kaçınılmazdır. Oluşum sürecinde dini bir alanda ortaya çıkmış, rivayetçilik temelinde gelişmiş ve daha sonra birkaç çeşitli yönleriyle devam etmiştir. Sade tarza sahip omuş, metin tenkidi ve diğer kriterlere dönemin ihtiyaç duymaması yüzünden önem vermemiş, ancak çok zengin bilgi kaynağı oluşturmuştur. Tarih alanına başta bir bilim olarak bakılmamış, batıda daha erken İslam dünyasında ise XIV. yüzyıldan itibaren artık bilimsel alan olmaya ilk adımlarını atmıştır. Ortaya çıktığı zaman sadece dine ait haberler olarak bakılmış, peygamberler ve hükümdarlara fazla yer ayırdığından sadece yukarı tabakaya ait olan alan olarak da görülmüştür. Fetihler, tercüme faaliyetleri, yabancı medeniyetler ile buluşmak gibi etkenler tarih alanının da gelişmesine neden olmuştur. Batı bilim dünyasını da çok ilgisini çeken İslam atarihçiliği onlar tarafından araştırma yapılan en geniş alan niteliğine sahip olmuştur. XIX. yüzyıldan daha çok eleştiri odağı olmaya başlamıştır. Fazla eleştirilere maruz kalmasına rağmen kendi önemini hep korumuştur.

Her ne kadar eleştiriye açık olmasına rağmen içerdiği bilgi açısından İslam tarih yazıcılığı ortaçağ Orta Asya tarihi için en önemli kaynaklardan biridir. İslam kaynakları olmadan Orta Asya tarihini anlamak çok zor olacaktır. Fetihler nedeniyle ilgi odağı durumuna gelen bölge, bunun sonucunda İslam tarihinde kendi yerini almıştır. Sonradan ortaya çıkan genel (dünya) tarihi, coğrafya eserleri, şehir tarihleri, ensab ve tabakat ve buna benzer çeşitli eserlerin ortaya çıkması Orta Asya için çok önemli dönüm noktası olmuştur. Siyasi ve askeri tarihinin yanında, bölgenin coğrafik özellikleri, yerleşim yerleri, önemli bilim insaları da artık bu eserlerde kaydedilmeye başlamıştır. Ve bu durum bölgenin kültürel tarihini açıklanması için olanak sağlamıştır.

İslam tarihinin Herodot’u kabul edilen Muhammed b. Cerîr et-Taberî ve onun Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk adlı eseri de İslam tarih yazıcılığı ürünü olarak, Orta Asya ortaçağ tarihi için önemli kaynak niteliğindedir. Bölgenin İran kralları ile olan ilişkileri, arap fetihleri, siyasi ve askeri olayları hakkında en çok bilgi veren kaynakların başında gelmektedir. Kendisinden sonra yazılan eserlerin de temel kaynağı olmuştur. Orta Asya siyasi tarihi araştırmacıları için önemli kaynak olan eser, bazen de bölgenin kültürel varlığı hakkında da bilgi vermektedir. Savaşlar, vergiler, isyanlar en çok eserde bulunan olaylardır. Her ne kadar bilgiler çok olsa da, bazı belirsizlikler ve çelişkiler de bulunmaktadır. Emevilerden başlayarak Abbasiler döneminde ortaya çıkan siyasi olaylarda uzun bir şekilde Orta Asya’yı anlatan ilk eserlerden biridir.

 

Kaynakça

Abu Sa’d Abd al-Karim as-Sam’ani i yego trud “Kitab al-ansab”, Shamsiddin Kamoliddin, Lambert, Beau Bassin 2018.

ADALIOĞLU, Hasan Hüseyin, “William Montgomery Watt ve İlk Devir İslam Tarihine Tarihselci Bakış”, İslami İlimler Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 2, Güz 2008, s. 33-46.

APAK, Adem, Ana Hatlarıyla İslam Tarihi (1) (Hz. Muhammed (s.a.v) Dönemi), Ensar Yayınları, İstanbul 2016.

AYDIN, Hasan, “İslam Ortaçağında Nakilci ve Akılcı Tarih Anlayışları: Taberi ve İbn Haldun Örneği”, Tarihyazımı, 1, 1, Yaz 2019, s. 20-61.

BOUAMRANE, Chikh, “İslam Tarihçiliği ve Tarihlerine Bir Bakış”, Tercüme Nesmi Yazıcı, Panorama de la İslamique, Paris 1984, s. 265-277.

COLLİNGWOOD, Robin George, Tarih Tasarımı, Çeviren Kurtuluş Dinçer, Doğu Batı Yayınları, 5. Basım, Ankara 2013.

CORBIN, Henry, İslam Felsefesi Tarihi, 1. Cilt, Çeviren Hüseyin Hatemi, İletişim Yayınları, 9. Baskı, İstanbul 2013.

EN-NEDİM, Muhammed b. İshak, el-Fihrist, Editör Doç. Dr. Mehmet Yolcu, Çıra Akademi Yayınları, İstanbul 2017.

FAYDA, Mustafa, “Muhammed b. Cerir Taberi, Câmi’u’l-beyan ve Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk adlı eserleriyle tanınan müfessir, tarihçi, muhaddis ve fakih”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt 39, İstanbul 2010, s. 314-320.

FAZLIOĞLU, İhsan, Sözün eşiğinde, Papersense yayınları, İstanbul 2016.

GÜNALTAY, M. Şemseddin, İslam Tarihinin Kaynakları Tarih ve Müverrihler, Hazırlayan Yüksel Kanar, Endülüs Yayınları, İstanbul 1991.

HALKİN, Leon-E, Tarih Tenkidinin Unsurları, Çeviren Bahaeddin Yediyıldız, TTK, Ankara 2000.

HİZMETLİ, Sabri, İslam Tarihi İlk Dönem, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2011.

İBN HAVKAL, Sûrat el-Arz (Yer’in Haritası), 10. Asırda İslam Coğrafyası, Tercüme Ramazan Şeşen, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2014.

KAŞİF, Seyyide İsmail, İslam Tarihinin Kaynakları ve Araştırma Metotları, Arapçadan çevirenler: Mehmet Şeker, Rıza Savaş, Ramazan Şimşek, İl-Vak LTD ŞTİ yay, İzmir 1997.

KURT, Hasan, “Taberi’nin Tarih Anlayışı”, İslami İlmler Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 2, Güz 2008, s. 89-103.

KÜTÜKOĞLU, Mübahat S., Tarih Araştırmalarında Usûl, 2. Baskı, TTK, Ankara 2014.

MARTENSON, Ulrika, “Discourse and Historical Analysis: The Case of Al-Tabari’s History of the Messengers and The Kings”, Journal of İslamic Studies, 16:3, 2005, s. 287-331.

ROBERTS, Joseph Bradin, Early İslamic Historiography İdeology and Methodology, PhD Thesis, The Ohio State University, 1986.

SEVERCAN, Şefaettin, “Rivayetlerin Bilimselliği (Hz. Peygamber ve Dört Halife Dönemi)”, İSTEM, Yıl: 5, Sayı: 9, 2007, s. 21-36.

SÖYLEMEZ, Mehmet Mahfuz, “Klasik Dönem İslam Tarihçilerinin Tarih Anlayışı”, İslami İlimler Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 2, Güz 2008, s. 7-32.

ŞEŞEN, Ramazan, Müslümanlarda Tarih – Coğrafya Yazıcılığı, İSAR Vakfı Yayınları, İstanbul 1998.

The History of al-Tabari (Ta’rikh al-Rusul wa’l-muluk), Editorial Board İhsan Abbas, University of Jordan, Amman C.E. Bosworth, The University of Manchester Franz Rosenthal, Yale University Everett K. Rowson, New York University Eshan Yar-Shater, Columbia University (General Editor), Center for İranian Studies Columbia University, State University of New York Press, 1989.

The History of al-Tabari, (Ta’rikh al – rusul wa’l-mulûk), Volume III, The Children of İsrael, Translated and annotated William M. Brinner, Yale University, State University of New York Press, New York 1991.

The History of al-Tabari, (Ta’rikh al – rusul wa’l-mulûk), Volume II, Prophets and Patriarchs, Translated and annotated William M. Brinner, Yale University, State University of New York Press, New York 1987.

The History of al-Tabari, (Ta’rikh al – rusul wa’l-mulûk), Volume IV, The Ancient Kingdoms, Translated and annotated Moshe Perlmann, State University of New York Press, New York 1987.

The History of al-Tabari, (Ta’rikh al – rusul wa’l-mulûk), Volume V, The Sâsânids, the Byzantines, the Lakhmids and Yemen, Translated and annotated C. E. Bosworth, State University of New York Press, New York 1999.

TOGAN, Zeki Velidi, Tarihte Usul, 3. Baskı, Enderun yayınları, İstanbul 1981.

WESTSTEİJN, Johan, “A handful of Red Earth Dreams of Rulers in Taberi’s History of Prophets and Kings” PhD thesis, Faculty of Humanities, Amesterdam İnstitute for Humanities Resarch, Universitet van Amesterdam, 2009.

YURDAYDIN, Hüseyin G., İslam Tarihi Dersleri, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1971.

 

                                          

[1] Ramazan Şeşen, Müslümanlarda Tarih – Coğrafya Yazıcılığı, İSAR Vakfı Yayınları, İstanbul 1998, s. 1.

[2] Hasan Aydın, “İslam Ortaçağında Nakilci ve Akılcı Tarih Anlayışları: Taberi ve İbn Haldun Örneği”, Tarihyazımı, 1, 1, Yaz 2019, s. 24.

[3] İhsan Fazlıoğlu, Sözün eşiğinde, Papersense yayınları, İstanbul 2016, s. 64.

[4] Mübahat S. Kütükoğlu, Tarih Araştırmalarında Usûl, 2. Baskı, TTK, Ankara 2014, s. 6.

[5] Zeki Velidi Togan, Tarihte Usul, 3. Baskı, Enderun yayınları, İstanbul 1981, s. 3.

[6] Robin George Collingwood, Tarih Tasarımı, Çeviren Kurtuluş Dinçer, Doğu Batı Yayınları, 5. Basım, Ankara 2013, s. 52.

[7] Kütükoğlu, a.g.e., s. 6.

[8] a.g.e., s. 7.

[9] Seyyide İsmail Kaşif, İslam Tarihinin Kaynakları ve Araştırma Metotları, Arapçadan çevirenler: Mehmet Şeker, Rıza Savaş, Ramazan Şimşek, İl-Vak LTD ŞTİ yay, İzmir 1997, s. 21.

[10] Sabri Hizmetli, İslam Tarihi İlk Dönem, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2011, s. 61.

[11] M. Şemseddin Günaltay, İslam Tarihinin Kaynakları Tarih ve Müverrihler, Hazırlayan Yüksel Kanar, Endülüs Yayınları, İstanbul 1991, s. 17.

[12] Şefaettin Severcan, “Rivayetlerin Bilimselliği (Hz. Peygamber ve Dört Halife Dönemi)”, İSTEM, Yıl: 5, Sayı: 9, 2007, s. 25.

[13] Mehmet Mahfuz Söylemez, “Klasik Dönem İslam Tarihçilerinin Tarih Anlayışı”, İslami İlimler Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 2, Güz 2008, s. 11.

[14] Henry Corbin, İslam Felsefesi Tarihi, 1. Cilt, Çeviren Hüseyin Hatemi, İletişim Yayınları, 9. Baskı, İstanbul 2013, s. 131.

[15] Hasan Aydın, a.g.m., s. 25.

[16] Adem Apak, Ana Hatlarıyla İslam Tarihi (1) (Hz. Muhammed (s.a.v) Dönemi), Ensar Yayınları, İstanbul 2016, s. 32.

[17] Severcan, a.g.m., s. 25.

[18] Hasan Hüseyin Adalıoğlu, “William Montgomery Watt ve İlk Devir İslam Tarihine Tarihselci Bakış”, İslami İlimler Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 2, Güz 2008, s. 37.

[19] Leon-E Halkin, Tarih Tenkidinin Unsurları, Çeviren Bahaeddin Yediyıldız, TTK, Ankara 2000, s. 7.

[20] Adem Apak, a.g.e., s. 27.

[21] Togan, a.g.s., s. 146.

[22] Joseph Bradin Roberts, Early İslamic Historiography İdeology and Methodology, PhD Thesis, The Ohio State University, 1986, s. 2.

[23] Başta Taberî’ye ait Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk ve bu eseri temel alarak yazılan diğer eserler: İbnü’l-Esîr’in el-Kâmil fi’t-Tarih; Ebû Ali Bel’amî’ye ait Târîh-i Bel’ami (Terceme-i Târîh-i Taberî). Halife b. Hayyat’ın et-Tarih; El-Belazuri’nin Fütûhu’l-Büldân; Abu Rayhon Beruniy Qadimgi halqlardan qolgan yodgorliklar; Ebû Hanîfe ed-Dîneverî’nin el-Ahbârrü’t-tıvâl; Şehristânî’ye ait Milel ve Nihal, El-Milel Ve’n-Nihal.

[24] İbn Havkal, Sûrat el-Arz (Yer’in Haritası), 10. Asırda İslam Coğrafyası, Tercüme Ramazan Şeşen, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2014.

[25] Bk. Mes’ûdî, et-Tenbih ve’l-İşrâf (Dünya Coğrafyası ve Tarihi), Çeviren Mithat Eser, Ankara Okulları Yayınları, Ankara 2020; Aynı müellif, Murûc ez-Zeheb, (Altın Bozkırlar), Arapçadan Çeviri ve Notlar D. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul 2004; İbn Hurdâzbih, Yollar ve Ülkeler Kitabı, Çeviren Murat Ağarı, Kitabevi, İstanbul 2008; Muhammed b. Ahmed el-Mukaddesi, İslam Coğrafyası (Ahsenü’t-Tekâsîm), Notlarla tercüme eden Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul 2015; V. Minorsky, Hudûdü’l-Âlem Mine’l-Meşrik İle’l-Magrib, Çevirenler Abdullah Duman, Murat Ağarı, Kitabevi, İstanbul 2008; Buzurg ibn Şahriyar, Chudesa İndii, Perevod s arabskogo R. L. Erlih, Bzdatelstvo vostochnoy literaturi, Moskva 1959; Ebû Reyhân Muhammed b. Ahmed el-Bîrûnî, Tahdîdü Nihâyâti’l-emâkin li Tashîhi Mesâfâti’l-mesâkin, Tercüme Kıvâmeddin Burslan, Transliterasyonu Hazırlayanlar Melek Dosay Gökdoğan – Tuba Uymaz, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2013.

[26] Bk. An-Narshahi, Abu Bakr Muhammad ibn Dja’far, Ta’rih-i Buhara, İstoriya Buhari, Perevod, kommentarii i primechaniya Sh. S. Kamoliddina, Arheologo-topograficheskiy kommentariy E. G. Nekrasovoy, SMİA-SİA, Tashkent 2011; Narshakhi, The History of Bukhara, Trans. Richard N. Frye, The Mediaeval Academy of America Cambridge, Massachusetts 1954; Nerşahi’nin Tarrih-u Buharası (İnceleme ve Tercüme), Abdullah Duman, Ayışığıkitapları, İstanbul 2013.

[27] Hizmetli, a.g.e., s. 65.

[28] En-Nedim, Muhammed b. İshak, el-Fihrist, Editör Doç. Dr. Mehmet Yolcu, Çıra Akademi Yayınları, İstanbul 2017.

[29] Abu Sa’d Abd al-Karim as-Sam’ani i yego trud “Kitab al-ansab”, Shamsiddin Kamoliddin, Lambert, Beau Bassin 2018.

[30] Muhammad ibn Carir Tabari, Torih ar-Rusul ve’l-Muluk, Tercume Abul Qosim Poyanda, Asotir, Tehron 1375;  The History of al-Tabari (Ta’rikh al-Rusul wa’l-muluk), Editorial Board İhsan Abbas, University of Jordan, Amman C.E. Bosworth, The University of Manchester Franz Rosenthal, Yale University Everett K. Rowson, New York University Eshan Yar-Shater, Columbia University (General Editor), Center for İranian Studies Columbia University, State University of New York Press, 1989; Ebû Ca’fer Muhammed bin Cerir’üt-Taberi, Tarih-i Taberî, Tercüme M. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınevi, İstanbul 2000; Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, Çeviren Zakir Kadiri Ugan – Ahmet Temir, Şark – İslam Klasikşeri, MEB, İstanbul 1991.

[31] Hasan Kurt, “Taberi’nin Tarih Anlayışı”, İslami İlmler Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 2, Güz 2008, s. 89.

[32] Hüseyin G. Yurdaydın, İslam Tarihi Dersleri, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1971, s. 1.

[33] Kurt, a.g.m., s. 90.

[34] Kaşif, a.g.e., s. 44.

[35] Günaltay, a.g.e., s. 43.

[36] Bk. The History of al-Tabari, (Ta’rikh al – rusul wa’l-mulûk), Volume 1, General İntroduction and From the Creation to the Flood, Translated and annotated Franz Rosenthal, Yale University, State University of New York Press, New York 1989.

[37] Chikh Bouamrane, “İslam Tarihçiliği ve Tarihlerine Bir Bakış”, Tercüme Nesmi Yazıcı, Panorama de la İslamique, Paris 1984, s. 267.

[38] Yurdaydın, a.g.e., s. 4.

[39] Mustafa Fayda, “Muhammed b. Cerir Taberi, Câmi’u’l-beyan ve Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk adlı eserleriyle tanınan müfessir, tarihçi, muhaddis ve fakih”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt 39, İstanbul 2010, s. 317.

[40] Şeşen, a.g.e., s. 54.

[41] Johan Weststeijn, “A handful of Red Earth Dreams of Rulers in Taberi’s History of Prophets and Kings” PhD thesis, Faculty of Humanities, Amesterdam İnstitute for Humanities Resarch, Universitet van Amesterdam, 2009, s. 4.

[42] Aynı eser., s. 7.

[43] Ulrika Martenson, “Discourse and Historical Analysis: The Case of Al-Tabari’s History of the Messengers and The Kings”, Journal of İslamic Studies, 16:3, 2005, s. 300.

[44] Şeşen, a.g.e., s. 55.

[45] The History of al-Tabari, (Ta’rikh al – rusul wa’l-mulûk), Volume III, The Children of İsrael, Translated and annotated William M. Brinner, Yale University, State University of New York Press, New York 1991, s. 23.

[46] Şeşen, a.g.e., s. 55.

[47] The History of al-Tabari, (Ta’rikh al – rusul wa’l-mulûk), Volume II, Prophets and Patriarchs, Translated and annotated William M. Brinner, Yale University, State University of New York Press, New York 1987, s. 11.

[48] The History of al-Tabari, Volume III, s. 23.

[49] The History of al-Tabari, (Ta’rikh al – rusul wa’l-mulûk), Volume IV, The Ancient Kingdoms, Translated and annotated Moshe Perlmann, State University of New York Press, New York 1987, s. 154.

[50] The History of al-Tabari, (Ta’rikh al – rusul wa’l-mulûk), Volume V, The Sâsânids, the Byzantines, the Lakhmids and Yemen, Translated and annotated C. E. Bosworth, State University of New York Press, New York 1999, s. 143.

[51] Örneğin Musa’nın Semerkand kralı tarhun tarafından uzun bir süre misafir olarak ağırlanması ve burada kaldığı zmanda Musa ve askerlerinin Semerkand’daki Soğdlulara ait en güçlü askerlerine kurulan sofra olayını söyleyebiliriz.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.