ABDURRAUF FITRAT -NECAT YOLU- (makale tercümesi) 1919

AİLE GÖREVİ

Dünya git gide gelişmekte… Bir iş ister iyi olsun ister kötü, yavaş yavaş gelişerek sonunda durgunluğa yüz tutar. Sonuç olarak, siz nefsinize hakim olursanız, o zaman aile içinde göreviniz kolaylaşır. Aile görevi, aileyi oluşturmakla başlar. Biz burada aileyi oluşturmak ve yönetmek konusunda küçük bir tartışma yapacağız.

Şunu bilmek gerekir ki, doğadaki tüm varlıklar iki türde yaratılmıştır: biri sıradan yaratılanlar, diğeri sıra dışı yaratılanlar. Sıradan yaratılışın ömrü daha kısa olmaktadır ve evrende çok öneme sahip değildir lakin sıra dışı yaratılış daha kalıcı ve önemlidir.

Örneğin, Eşmet ve Taşmetlerin yaradılışı kaç yıldan beri yok ve bu mahlukların olup olmaması önemli değildir. Fakat onların sıra dışı yaratılışları, insani hayatlarının oluşu, kıyamete kadar kalıcıdır ve evrende  çok daha etki sahibi olacaktır.

Halik Hazretleri bu yaratılmışların korunması için kanun koymuştur. Yemek, içmek ve uyumak sıradan yaratılanın hayatını devam ettirmesi için yeterlidir. Neslini devam ettirmek için ise sıra dışı yaratılmışlığa ihtiyaç vardır.

Biz bu kutsal kanunların her birine itaat etmeye mecburuz. Eğer bunların herhangi birine uymazsak, kişiliğimiz, sıra dışılığımız, doğamız zarar görür. Örneğin, filanca yiyip içmezse ve uyumazsa, şüphesiz en sonunda ölecektir. Bunun için bütün insanların çoğunluğu çoğalma ve doğurma kanunlarını terk ederse, insanın sıra dışı yaratılışı mahvolur, yani insan nesli son bulur.

Bilinen bir şey daha var ki, rahat ve özgürlükte sınırsızlık olmaz. Yalnız yaşayan, kimseye bağlanmayan bir insan, hayatın bayağı gamları ve endişelerinden kurtulması ve ömrünü rahat, sakinlik içinde geçirmesi mümkündür ancak ailesi olan insanlarda böyle bir mutluluk pek az vaki olmaktadır. Böyle insanların özgürlüğü kendi elinde olsaydı, yalnızlığın rahatını, çabalamanın zahmetine değişmezlerdi. Yani, hiç kimse evlenme fikrini aklının ucundan bile geçirmezdi.

Bu sebepten dolayı insan nesli yavaş yavaş tükenirdi. Yaratan’ın hikmeti bitmez, bir tehlikeli yolu insanlara faydalı olsun diye onun nefsine bağlamıştır. Erkek ve kadının tabiatına şehveti katmış, onların birbirinden haz alma duygusunu geliştirmiştir, o haz için onlar birbirlerini isterler, sonucunda insanlık çoğaldı ve neslini devam ettirdi.

Şehvetin gücünün var olmasının sebeplerinden biri budur. Fakat, daha önce kitabımızda söylediğimiz gibi, insanlar bu kuvvetlerini kötü amacla kullandılar Bazı utanmaz kişiler başkalarının namusunu ayaklar altına aldı.

Yüce Allah bu tehlikeyi önlemek için çözüm yolu buyurmuştur; bu çözüm yolu nikahtır. Nikahın zorunlu olması şehvetin kuvvetini dizginler, bir düzene bağlı olmasını sağlar.

Bu konuda İmam Buhari bir çok hadis rivayet etmiştir, onlardan birkaçında şöyle buyurulmaktadır:

‘‘Ey gençler,  eğer gücünüz yeterse evlenin. Zira, evlenmek gözünüzü günahtan korur, zinadan korur. Eğer evlenmeye maddi imkanınız yeterli değilse, oruç tutun, oruç tutmak şehvetin kuvvetini zayıflatır ve kişiyi haramdan uzak tutar. ’’

Bu önsözden anlaşıldığı üzere her gücünün yettiği kişinin evlenmesi gerekir, bu ilahi kanuna ters düşen kişi bilsin ki, Allah’ın rızası ve insanlığın  menfaatine karşıdır… Bu  yöndeki hadislerden de şöyle sonuç çıkıyor:  ‘‘Evlenin ve çocuk sahibi olun, ben  ümmetimin çok olmasıyla gurur duyarım. ’’

‘‘ Allah görüyor ki, ben sizlerden daha inançlı ve iman sahibiyim, ancak ben oruç tutuyorum, namaz kılıyorum, uyuyorum ve evleneceğim. Benim yaptıklarıma ters düşen kişi benden değildir. ’’

‘‘Sizden daha hayırsız olan biri varsa o da, evlenmek için imkanı olup evlenmeyen kişidir. Eşi (kadını) olan kişinin kıldığı iki rekat namazı eşi olmayan kişinin kıldığı yetmiş rekat namazdan daha hayırlıdır. ’’

‘‘Sizden daha hayırsız olanlar evlenmeyen kişilerdir, en alt seviyede olanlar ise evlenmeden ölen kişilerdir. ’’

Özellikle belirttik ki evlenmekten maksat insanlığın devam ettirilmesinden ibarettir yani insan namını baki kılabilmektir. Ancak bu amaca ulaşmak için evlenmek kolaylaştırılmalıdır. Ne var ki Bizim ülkemizde evlenmek o kadar zordur ki, bu hayırlı işe herkes heves edememektedir.

Öncelikle, kızın babası kızına bedel olarak peşin para ister. Buna ilave olarak tutumsuz şekilde bir dünya servet daha talep eder. Daha sonra evlenme hayali kuran erkek yüzden fazla insan çağırıp yemek yedirmek ve kıyafet hediye etmek zorundadır. Bu masraflar için en az üç bin tenge rahatlıkla gider. Bu sebepten dolayı halkımızın bir kısmı kadın olamadan, bu dünyadan gidiyor ve neslimiz günden güne azalıyor.

Eğer bu adet devam edecek olursa, neslimiz bitecek, namımız dünya sayfalarından silinecek diye korkuyorum, bu gibi israfı İslam dini kattiyen reddeder. Bu konuda ‘‘Cami us-sağır’’da şöyle hadisler yer alıyor: ‘‘Nikahın hayırlısı onun kolaylığındadır ’’, ‘‘Evlilikte baskısı az olan kadında bereket çok olur.’’

Aramızda ilahiyatın hikmetini bilmeyen insanlar bir hayli çok. Bu yüzden onlar evlenmeyi sadece şehveti karşılamak diye düşünürler. Yalnız kendinin nefsini tatmin etmek için her gün yeni kadınla evlenir, öncekini boşarlar ya da rezillik içinde ve yardıma muhtaç bir şekilde bırakır giderler.

Bu tür erkekler sadece şehveti düşünerek hareket ederler, hiçbir şeyde Allah’tan korkmazlar. Doğru, bizim şeriatımıza göre birkaç kadınla evlenmek caiz, ancak hepsine aynı muameleyi gösterdiği takdirde evlenebilir…‘‘Sizler için helal olan kadınlardan iki, üç, dört tanesi ile evlenebilirsiniz. Eğer onlar arasında adalet sağlayamayacağınızı düşünürseniz, bir kadınla evlenin…’’255

Hadiste ise şunlar yer alır: ‘‘İki eşi olan adam eşleri arasında adalet sağlayamazsa (yani onlardan birine zulüm ederse), kıyamette vücudunun yarısı ile gelecek.’’

Bunları anlattıktan sonra yine bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum, evlenmek isteyen erkek kendine yakışan, her yönden dengi olan kadınla evlenmesi gerekir. Zira, Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki, ‘‘ Kadınların dört özelliğine bakıp evlenilir: malına, soyuna, güzelliğine ve dinine. Sen dindar kadınla evlen.’’ Şimdi biz bu hadisi şerifin hikmetini yorumlayacağız.

Öncelikle, malına bakarak evlen, denilmiştir. Erkek malına mülküne eşit mal mülk sahibi kadınla evlenmesi gerekir. Fakir ailede büyüyen kızların çoğu doğru düzgün eğitim ve terbiye alamadan, bütün ahlaki faziletlerden mahrum büyüyorlar. Özellikle, ev geçindirmeyi bilmeden birçok istenmeyen durumların yaşanmasına sebep olabilirler.

İkincisi, soyuna bakarak evlenmek lazım, yani kadının soyu eşinden daha alt tabakada olmaması gerekir.Çünkü alt tabakada olan insanların ahlaki değerleri yüksek olmuyor, ahlaki eksiklik kalıtsal olarak geçebilir. Bu yüzden anne babanın ahlaksızlığı ve düşük seviyesi kalıtsal olarak kızlarına geçebilir. Öyle kızlarla evlenen insanın tehlikeleri öndedir. Erkeğin hayatını zehir ederler, aile namusunu korumaktan aciz kalırlar, ahlaklarındaki bozukluk onların çocuklarına da geçer.

Üçüncü sırada güzellik gelir. Yukarıda söylediğimiz gibi, Allah Teala karı kocalığı nesil bırakmak için yaratmıştır. Bu amaca kocanın eşine meyli olduğu taktirde ulaşılır. Eğer karısının güzelliği olmazsa, erkeğin ona karşı isteği olmaz, ona yakınlık göstermek istemez, bu sebepten dolayı soy eksik kalacaktır. Yine şöyle olabilir ki, çaresizce şehvet nefsini karşılamak için haram yollara sapıyor, ahiretini yakıyorlar.

Dördüncü şart – dini inanç. Biliyoruz ki kişi, insanlardan çocukluktan itibaren farklı huyları edinmeye başlar. Cömert, olgun insanların elinde büyüyen, terbiye alan çocuk cömertlik ve olgunluk konularına daha yatkın olacaktır. Utanmaz ve arsız insanlar arasında büyüyen çocuk ise büyüyünce, kendisi de hayasız ve arsız olacaktır. Bunu hesaba alan büyük ulema: ‘‘Bütün insanlar bebeklerini eğitim vermem, terbiye etmem için bana bıraksa, şimdiki dünyanın gidişatını değiştirirdim’’ demiş.

Eğitim bilginleri hep bir ağızdan diyor ki, eğitim, terbiye sonucunda ortaya çıkan alışkanlıklar insanı tamamen kişilik doğasından çıkarmıyor. Yine şu da bilinmesi gerekiyor ki, her çocuk bebekliğinde anne terbiyesine muhtaçtır.

Sonuç olarak, biz ilk terbiyeyi annemizden alırız, bu anneler insanlığın eğiticimsidir, eğer onların dini inançları kuvvetli ise, çocukları da inançlı olur, bunun için evlenmek isteyen adam inançlı kadınla evlenmeye özen göstermesi lazım. Ancak bu dindar sözünü herkes doğru anlamayabilir. Bu sözün gerçek anlamı nedir?

Dindarlık insanlığın saadet mertebelerinden biri olup, akla yani ilme dayalıdır. Açık söyleyecek olursak, inanç sahibi olmak, dinine bağlı olmak, Allah’a itaat etmektir. İlahi emirlere itaat etmenin iki şartı vardır. Öncelikle, kainatın yaratıcısı olmuş Allah’ı çok iyi tanımak lazım, sonra onun Kuranı Kerimde mevcut bütün emirlerini bilmek lazım. Bu iki şartsız ilim olmaz, bunun için biz dindarlığın esası ilim dedik.

Ben bunları söylememe ne gerek var? Bu konuda Kuranı Kerimde anlaşılır bir şekilde: ‘‘Allahtan korkmak alimlere özeldir.’’ deniliyor ve bu ayeti Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şu hadislerle doğruluyor: ‘‘Din akıldır, aklı olmayan insanın dini de olmaz.’’ Bu sözler bin üç yüz yıl önce söylenmiştir. Bu yüzden evlenmek için dördüncü şart yani ilim sahibi olmak lazım.

Evlenme niyetinde olan erkeği düşünün: bulduğu dört kızın biri zengin, biri soylu, üçüncüsü güzel ve sonuncusu bilgin ve dindar. Bu erkek için hangi seçim daha hayırlı? Bu dört kızdan hangi biriyle evlenmesi lazım? Mevcut hadise göre bilgin ve dindar olanı nikahına alması lazım. Diğerlerinden gelecek hayır meçhuldür, ancak dördüncüsü ise hayırlıdır. Bu özelliklerin bulunduğu hadis anlamını bulmuş oldu.

Şimdi ise kadınların sosyal statüsü ve onlara gösterilen saygıdan konuşalım.

Toplumda kadınların yeri yücedir. Kadınlar bizi damla su halimizle babamızdan alıp, dokuz ay rahminde taşır, bin türlü zorluklara göğüs gerer. Kadınlar, bizi parça et halimizden bize sevgisine vererek, uzun yıllar uykuyu uyku demeden terbiye ederler.

Bizim eğitmenimiz, doktorumuz, öğretmenimiz de kadınlardır. Büyüyüp, yetişkin hale geldikten sonra kadınlardan biri hayat arkadaşı olur, mutluluğumuza, üzüntümüze ortak olurlar, ev işlerini yönetecek, evliliğin yükünü hafifletecek, bizi bir türlü haramdan engelleyecek; kısacası, hayatımızın müdürü, ahlakımızın koruyucusudur  kadınlar, çünkü biz babamızdan kısa sürede ayrılırız, ancak, dünyaya geldiğimiz andan ömrümüzün son dakikalarına kadar kadınların iyiliğine ve yardımına muhtacız.

Hayatın değişmez kanunları cümlesine her bir sorumluluk hakkı, her bir hizmetin mükafatı olması şarttır. Yani herkesin bana karşı sorumluluğu olsa, benim üzerimde o kişinin hakkı olur. Açıklık getirecek olursam, kim bana hizmet eder, fayda getirirse, ödül ve mükafatı da talep edebilir.

Bu kanun kusursuz kanundur, ilahi adalete uygundur. Ona karşı gelmek zulümle aynıdır. Şüphesiz ki, bize sayısız iyilik yapan, yararı dokunan kadınlara biz de mükafatını vermemiz gerekir, saygı göstermemiz, onları mutlu etmemiz şarttır. Özellikle, bu bize Allah Teala tarafından Kuranı Kerimde emir buyrulmuştur:

‘‘… Ve salih amellerinde onlar (kadınlar) için sorumluluğundaki kocaları görevleriyle birlikte hakları da vardır.’’256.

‘‘Erkekler kadınlar üzerinde kontrol sahibidir’’257.

Sadece bu ayetin önemi o kadar büyük ki, onun anlamı bir kitaba sığmaz.Din adamları ve yazarlar yüzlerce kitap yazmış, karı koca hakları konusunda bu ayetten daha istikrarlı kanun bulunmamıştır.

Doğru, kadınlar bütün hak ve sorumlulukta bizimle aynı düzeydedir. Siz: ‘‘Yazmış olduğunuz bu ayetten sonra üstünlük hakkı erkeklere verilmiştir, nasıl oluyor da kadınlar bizimle aynı haklara sahip olabiliyor? ’’dersiniz. Gerçi üstünlük ve liderliğin adı yüce olsa da, gerçekte çalışma ve zorluktan başka bir şey değil. Bir toplumun başkanı ve lideri aslında o toplumun hizmetçisi demektir. Koyun çobanın değil, belki de çoban koyunun hizmetindedir. Bir toplumun başkanı Allah tarafından insanları mutluluk yolunda ilerlemesi için bu yolda onların başına gelebilecek her türlü zorlukların tamamını kendi omuzlarına alması için görevlendirilmiştir. Başkan Allah tarafından insanların huzurunu ve barışı sağlamakla hükümlüdür. O yönetiminde olan kişilere gelebilecek her türlü zararın önünü engellemek için hem yasal hem de aklen çabalamak zorundadır. Bir toplumun başına gelebilecek her türlü felaket, bela için başkan hem insanlar karşısında hem Allah yanında mes’uldür, hesap verecektir.

İnsanlığın zarif kısmı olan kadınlar, bu kadar zorluklara dayanamazdı. Bunları göz önünde bulunduran Allah üstünlük hakkını erkeklere vermiştir. Dikkat edersek, aslında bu kadınlara gösterilmiş büyük saygıdır, onların yüksek seviyede olduğunun ispatıdır. Şimdi kendimize şu soruyu soralım: biz kadınlarımıza dinin emirlerine uygun şekilde davranıyor muyuz?

Maalesef… Bizim kadınlarımıza gösterdiğimiz muamele İslam talimatlarına tamamen zıttır. İnsanlar hayvanlarına reva görmedikleri zulmü biz kadınlarımıza gösteriyoruz. Yeryüzündeki en bahtsız canavarlar bizim ülkemizdeki kadınlardır. Bu zarif kadınlar omuzlarındaki o kadar yüke bakmadan, hakaret ve dayak altında kaldılar.  Bizim toplumumuzda  ‘‘kadın’’ lafı her türlü zulüm, zorbalık ve kötülüğe layık olmuştur. Biz bu zarif cinsi, insanlığın mübarek kısmını dünyanın bütün kötülüklerin sebebi, cehennem ateşi diye görüyoruz.

Dikkat edin, Hazreti İsa’nın eşeğini 258, ashabı Kehf’in köpeğini 259 ve Peygamber Efendimizin (s.a.v) devesini 260 cennet hayvanları diye kabul ettiğimiz halde bedbaht kadınımızı cehennem ateşi sayıyoruz. Yani anne olmuş kadınlar kısmını 4 ayaklılardan daha alt seviyede görüyoruz. İlkellik ve vurdumduymazlığa bakın, bu huy ve karakterimizi şeriata uygun diye düşünüyoruz. Yazık… bin kere yazık, açık ve anlaşılır olan İslam dini bu türdeki zulüm ve eziyete karşı ve bunlardan uzaktır. İslam dini erkekle kadını bütün hak ve sorumluluklarda bir tuttu, fakat üstünlük görevini erkeklere verdi, yani erkekleri kadınlara kalkan yaptı. İslam dini bize her zaman böyle yanlış hal hareketleri yasaklıyor. Yukarıda örnek verdiğimiz ayet ve hadisler anlatılanların ispatıdır, ancak inkar edenlerde herhangi bir şüphe kalmaması için yine birkaç dini emirleri söyleyelim: ‘‘ Eğer kadınlarınıza güzel muamele ederseniz, iyi davranırsanız ve Allah’tan korkarsanız sizin yararınıza. Zira, Allah yaptığınız tüm amellerinizden haberdardır’’261.

Bu ayeti şu hadislerle dolduralım: ‘‘Yüce Rabbimiz sizlere kadınlara iyi davranın diye buyurur, zira onlar annelerimiz, kızlarınız ve kadınlarımız.’’

‘‘Sizden daha hayırlısı kadınlarına iyi davrananlarınızdır.’’

‘‘Sizlerin en hayırlısı kadınına iyi davranan insanlardır. Benim eşime yaptığım davranış, sizin eşinize göstermiş olduğunuzdan muameleden daha hayırlı. Eşine iyi davranan, güzel muamele eden insan vicdanlı ve cesur insanlardır, kadınlarına kötü davrananlar ise alçak ve aşağılıktır.’’

Kadın haklarına İslam dininde yer verilmiş yüce hükümler bunlardır. Şimdi bunun üstüne bir şey söyleyin! Şimdi de kadınlara cehennem ateşi diyecek misiniz ? Şimdi de kadınları canavardan daha kötü diye düşünüyor musunuz ? Şimdi de kadınlarımız hakaret ve zulme layık mı?  Ben bu kadar laftan sonra fikirlerinizin değişmesini ve zulmü terk etmenizi temenni ediyorum. Zira şunu iyi biliyorum ki, siz kendinizi gönülden İslam dinine bağlı ve emirlerine itaat eden kullardan biliyorsunuz. Ancak bugüne kadar kadınlar konusunda dini yükümlülükleri bilmiyordunuz ve onlara böyle yanlış davranışları uygun gördünüz.

Şimdi bu konuda gerçekleri öğrendikten sonra, kesinlikle Kuranı Kerime aykırı olan her işi terk etmeniz gerekir. Zaten bu temennim olmasaydı, ben ömrümün bir kısmını bu yazıyı yazmakla geçirmezdim.

EVLAT TERBİYESİ

Evlat terbiyesi ailedeki görevlerden biridir. Bu konu hayat binasının duvarı olduğundan son derece önemli ve zordur. Bu konunun üstesinden gelmeye, takipçisi olmaya benim kalemim aciz kalır. Hatta bu konuya giriş yapmaya cesaret gösteremezdim, ama ne yapayım, sessiz kalacak zaman değil. 262 kalender gibi ben de bildiğim kadarıyla yazmak istiyorum, bu konuyu daha iyi bilenler yazdıklarıma düzeltme yaparlar, diye düşünüyorum.

Hayatımın genel çerçevesinde insanın yeri büyüktür. Her insan evlenir, mutluluğunu, huzurunu sağlamak için bu mesuliyete girerek mücadele etmeye mecbur. Bu mücadele meydanında kendinde üç şeyi biriktiren insan zafere erişir. Bu üç şey: beden sağlığı, sağlam düşünce ve iyi ahlaktan ibarettir. Bu üç şeyin herhangi birinden bile yoksun kişinin bu mücadelede kaybetmesi kaçınılmazdır. Başka bir ifade ile, huzur mutluluk, fiziksel olarak sağlıklı, sağlam düşünce ve güzel ahlaklı insana nasip olur, bu özelliklere sahip olan kişiler gelecek olan her türlü aksiliklere hazırlıklıdır.

Çocuğunun mutsuz olmasını istemeyen her baba onu özgür hayata göndermeden önce bu üç özellik ile tezyin etmesi gerekir. Terbiyenin ürünü de böyledir, yani insanı terbiye etmesi onu bedenen, aklen ve ahlaki olarak geliştirmesi, mutluluğa ulaşmaya itaat etmesinden ibarettir. Gerçi her insan beşikten kabre kadar terbiye alma kabiliyetine sahiptir, ancak çocukluktan terbiye etmek daha etkilidir ve çok önemlidir.  Bunun için her medeni kesim bebeklerinin terbiyesi konusunda ciddi bir şekilde düşünerek, erdemlik göstermeleri gerekir. Onlar geleceğin mutlulukla ya da hazinle sonuçlanmasını evlat terbiyesine bağlı olduğunu düşünürler. Onlar, bir topluluğun terbiyesine gelen azıcık kusur git gide büyük zarara sebep olur, diye düşünüyorlar.

Özellikle, yukarda söylediğimiz gibi terbiye 3 kısımdan oluşur: 1)beden sağlığı; 2) düşünce terbiyesi; 3) ahlak eğitimi.

VÜCUT TERBİYESİ

Vücut terbiyesi- vücudu sağlıklı ve güçlü, bütün organları mükemmel dereceye getirmekten ibaret, böyle olmadan mutluluğa ve huzura ulaşmak mümkün değil. İnsanın ömrü boyunca sağlık ve kuvvete ihtiyacı olmaması mümkün değildir.

Hamaldan başbakana kadar düşünün, eğer onların güç kuvvetine ya da herhangi bir organına zarar gelse, elleri iş tutmaz, başkalarına muhtaç olurlar. Sonra evladımız dünyaya gelmesiyle birlikte onların vücut terbiyesi için erdem kemerimizi bağlamamız lazım.

Çocukların vücut terbiyesi, öncelikle annelerin sorumluluğuna girer. Hatta çocuğun anne karnına düştüğü andan itibaren anne çocuğunun sağlığını korumak zorundadır. Zira, çocuk dokuz ay annenin karnında terbiye görür, sonuç olarak, anneye gelen her türlü hastalıklardan o da etkilenir.

Bununla beraber, anneler hamilelik süreci boyunca ağır işlere ve yiyip içmelerine dikkat etmeleri gerekir. Bebek dünyaya geldikten sonra, bakımı anne sütü ile devam eder. Bunun için anneler sağlığını koruması, her türlü hastalıklardan uzak durması lazım, o hastalıklar sütle beraber masum bebeklere geçebilir, onların sağlığını da tehdit edebilir, annelerin dikkatsizliği yüzünden bebek bazen ölür, onun vebali annenin boynundadır.

Bebeğin beslenmesine de önem vermek lazım. Her canlının hayatını sürdürebilmesi yemesine bağlıdır. Her canlının büyümesi ve gelişmesine sebep olan şeylerden biri yediği yemeklerdir. Bunun için anneler bebeklerine hazmı kolay olan yemeklerden yedirmesi, özel zamanlarda sık sık beslemesi lazım. Beslenmenin düzensiz ve vakitsiz olması, mide hastalıklarına ve farklı rahatsızlıklara sebep olabilir. Çocuğun ağlamaması için eline bir parça helva ya da bir parça ekmek vermek onun beslenme düzenini bozar ve farklı hastalıklara sebep olur.

Hayat için, öncelikle hava lazım, beş altı saat yemek yemeden dayanırsın, ancak havasız bir dakika bile yaşayamayız. Çocukların zaman geçirdiği yerlerin havası temiz olması, farklı kokulardan arındırılması lazım. Rusya hükümeti çocuklar için bahçeler, meydanlar inşa etti. Bunun haricinde, çocukların okuduğu okullarda teneffüste oyun oynamaları için özel yerler yapıldı.

Hareket herkes için, özellikle, çocuklar için son derece önemlidir. Kuşkusuz çocuklar hızlı büyüyorlar. Hareket o gelişmeyi kolaylaştırır, bunun için çocukları oyun oynamaya teşvik etmek faydalıdır. Oyun onlara zara vermez, bir yerde hareketsiz oturmanın zararı çoktur. Çocuklara oyunu yasaklamak onları hareketsizliğe iterek gelişmelerine engel olacak, zayıf, güçsüz olmalarına sebep olacaktır. Anne babalar evlatlarını her zaman oyuna alıştırmalı, hareketsiz şekilde bir yerde oturmasını engellemelidir. Ancak oynadıkları oyunlar nezaket sınırları içerisinde olması ve ahlaka ters düşmemesi lazım. Yeni okullarda çocuklar için bilimsel oyunlar zorunlu halde öğretiliyor. Çocukları oyundan engellemek, şiddet uygulamak çocuğun bedenen gelişmesini yavaşlatır.

Onlarla beraber, hijyen de sağlık için son derece önemlidir. Biz yukarda temizliğin öneminden bahsetmiştik, buradaysa değerli okurlarımıza bir kere daha söylemek istiyoruz ki, temizlik büyükler için ne kadar gerekliyse, çocuklar için on kat daha şarttır. Bu zorunluluk iki yönlüdür: öncelikle çocuklar büyüklere nazaran hastalığa daha çabuk yakalanır, onlara bulaşan virüs büyüklere bulaşan virüsten on kat daha tehlikelidir. İkincisi, çocuğun bebekliğinden temizliğe dikkat ederse, onlara kirlilikten nefret etmesi öğretilirse, temizlik giderek onların günlük alışkanlıklarına dönüşür. Aksine, eğer çocukluklarında kirliliğe alışsalar, büyüdükleri zaman bu durum daha da ilerler, insanların nefretine sebep olur.

Anne babalar, öğretmenler çocukların elini yüzünü her zaman sabunla yıkayıp, her temizlikte dişlerini misvak ile fırçalaması, kıyafetlerini sık sık değiştirmesi lazım, onlar mümkün olduğunca sivri sinek olmadığı evlerde yaşaması lazım. Zira, biz sağlık açısından şunu söylemiştik ki, sinek ve farklı böcekler hastalık taşıyıcı olarak bilinir.

Bizim destek olduğumuz bu yeni okullar öğrencilerin sağlığı ve huzurunu bu şekilde koruyor. Şimdi bizim eski tarz okullarımızda böyle koşullar var mı? Masum çocuklarımız güneş görmeyen karanlık, havasız, pis kokulu odalarda, sıkışarak, odun-saman üstünde oturarak, sekiz-dokuz saat boyunca ders işliyorlar, bunun üstüne her gün bir cahil öğretmenin elinden yumruk, dayak yiyor, bazen kafaları patlar, bazen ayakları kanar, yaralanır, morarır, sekiz yılı bu şekilde geçirirler. Bunun için okulu cezaevinden kurtulan mahkum gibi hasta, isteksiz, çabasız ve pislikle bitirirler.

Bunlardan dolayı bizim milletimiz herkesten geride kalmıştır.

DÜŞÜNCE TERBİYESİ

Düşünce terbiyesi, insanın aklını kemale erdirmesi ve mutluluğa ulaşması için yetenekli şekilde terbiyelemektir. İnsan aklı doğru ve iyi yargılayabildiği zaman olgunlaşmış olur. Yargılama nedir? Yargılama bilinen hükümlerden soyut hükümlerin ayırt edilebilmesidir.

Örneğin, ‘‘Vatana hizmet etmek gereklidir’’ hükmü soyuttur. Bu hükmün bilinmesi için iki tane bilinen hüküm olması lazım, örnek için ‘‘Vatan bizim velinimetimizdir’’, ‘‘velinimete hizmet etmek gerekir’’, ‘‘Böyleyse vatana hizmet şarttır’’.

Başka bir örnekle: ‘‘İnsanlar arasında sevgi ve sadakat şarttır’’. Bu hüküm soyut bir hükümdür, onu aydınlatmak için iki tane bilinen hüküm olması lazım. Onlar şunlar olabilir: ‘‘İnsanlar kardeştir ya da kan kardeşidir’’. ‘‘ Kardeşler arasında sevgi olması lazım’’. ‘‘Bu yüzden insanlar arasında sevgi sadakat olması şart’’.

Bu iki örnekten görüldüğü gibi, her yargılama üç hükümden: iki bilinen, onların sonucu ise soyut hükümlerden ortaya çıkar. Yazımızın başında aklın kemale ermesi doğru muhakeme yürütmek, diye söyledik. Doğru muhakeme yürütmek için kişi üç şeyin bilinmesi şart: 1) kanıt;  2) istikamet; 3) hız

Kanıt bu bilinen hükümlerin gerçek olması; istikamet bilinen hükümlerin soyut hükümlere mantıken doğru şekilde ve sırayla geçmesi; hız ise – doğru ve bilinen hükümlerin durmadan, düzensiz ve hızlı bir şekilde soyut hükümlere geçmesine denir. Bu hükümlerin bir tanesine  bile sahip olmayan kişiler, ya hiç muhakeme yapamazlar ya da eksik muhakeme yaparlar. Sonuç olarak, o insan ömrü boyunca hangi işe el atmasın, her zaman ya da çoğu zaman, istenmeyen durumla karşılaşır. Düşünce terbiye konusunda bu üç özelliği dikkate almak lazım.

Öncelikle, çocuklara düşüncede kanıt olması gerektiğini öğretin, yani onlara her zaman doğru, gerçek bilgi verin ve hatıralarında yalan, yersiz düşüncenin yer almasına izin vermeyin, aksi taktirde evlendikten sonra da bu yersiz düşüncelere önem vererek yanlış muhakeme ederler, sonuçta yanlış yollara girerek, zarar görürler.

Anne babalarımız ve öğretmenlerimiz bebekliğimizden hayali varlıkların saldırısını anlatarak, kafamızı boş manasız hayallerle doldururlar. Bunun için biz büyüdüğümüzde kedi bile geçtiğinde, herhangi ses çıksa paniğe kapılıp, bu panik, korkudan hasta oluruz.

İkincisi, çocuklara düşünmede istikameti öğretin, yani bilinen düşünceleri soyut düşüncelere geçirsinler, bilinen düşünceler esasında sonuca ulaştıklarında yanlış sonuçlarla karşılaşmasınlar. Bunun için çocukları muhakeme etmeyi öğretin, kötünün kötülüğünü, iyinin iyiliğini muhakeme ederek, kanıtlayarak onlara anlatın, onların körü körüne taklit etmelerine her zaman dikkat edin. Medeniyet sahibi ülkelerin okullarında çocuklara matematik, tarih, malzeme dersi, coğrafya ve farklı derslerin verilmesinin sebebi bu iki amaç (yani, düşüncede kanıt ve istikameti öğretmek) içindir. Şansa bakın, bizim okullarda bu derslerin hiç biri öğretilmiyor. Buna ek olarak biz bebeklerimizi muhakemeden mahrum bırakarak, bütün işi şiddet uygulayarak, döverek hallederiz.

Örneğin, çocuğa ders çalış, tırnağını kes, kumar oynama, namazını bırakma, diyoruz. Bu emirlerimiz kör insana  ‘‘Bastonunu bırak, bu yolda yürü, eğer yolda taşa denk gelir de düşersen öldürürüz’’- demekle aynı şeydir.

Siz öncelikle, muhakeme edin: çocuk namaz kılmamanın, ders çalışmamanın ve tırnak almamanın zararını bilmese, söylediklerinizi nasıl içtenlikle kabul eder. Doğru, çocukluğunda şiddetten, dövülmekten korktuğu için kabul edebilir, ama büyüyüp şiddetin korkusunu hatırasından çıkardığı zaman, nasıl istiyorsa o şekilde davranır, sizin yap dediğini yapmaz, yapma dediğinizi yapmaya başlar. Bu zulmün ‘‘faydası’’ olmaz. Ancak siz namaz kılmamanın, kumar oynamanın, ders çalışmamanın, tırnak almamanın zararını, kötülüğünü güzel dille anlatırsanız ve ona doğru işleri öğretirseniz, kötü işlerden nefret ettirebilirsiniz, söylediklerinizi kendi isteğiyle yapar, sizden de uzak kalmaz.

Bakın, bu konuda Peygamber Efendimiz (s.a.v) ne demiş: ‘‘Şeriat eğitimini kolaylaştırın, eğitimi zorlaştırmadığınız zaman kehanet verin (yani öğretmiş olduğunuz her şeyin maddi ve manevi taraflarını öğretin), insanları eğitim almaktan uzaklaştırmayın.’’ ‘‘Allah beni kendimin ve başkalarının işlerini zorlaştırmak için değil, kolay eğitim vermem için gönderdi.’’

Üçüncüsü, muhakemede hızı öğretmek lazım. Bu amaç fazladan işi talep etmez, çocuk düşünmede kanıt ve istikamet etmeyi bilse, hız kendiliğinden ortaya çıkar.

AHLAK TERBİYESİ

Ahlak terbiyesi insanı olgun, güzel ahlak sahibi, topluma faydalı insan olarak şekillenmesinden ibarettir.

Çocuklara ahlaki terbiye vermeden önce onların vücut ve düşünce terbiyelerine dikkat etmek  lazım, ahlak kanunlarını anlatmak,  doğru işlere alıştırmak, kötü işlerden uzak tutmak gerekir.

Bu konuda Şeyh Sadinin mesleğinden 263 daha iyi meslek yok, yani ahlak hikayelerini küçük hikayelerle anlatılmıştır. Bu hikayeleri çocuklara okuyun, onlarla beraber muhakeme edin, iyiliğin faydalarını, kötülüğün zararını hafızalarına kazıyın. Ancak ahlak terbiyesi için bu yeterli değildir, burada önemli bir şart var, öncelikle bunu sıkı bir şekilde uygulamamız lazım, aksi taktirde her türlü çaba boşa gider.

Çocuklar ahlaki terbiyeyi ortamdan (yani çevreden) öğrenecekler, farklı bir şekilde izah edecek olursak, çocuklar suya benzer, su şişenin şeklini aldığı gibi, çocuklar da ortamın edep ahlakına uyar. Yani, evde anne babalarında, okulda sınıf arkadaşları ve öğretmenlerinde, sokakta arkadaşlarında gördüğü alışkanlık ve ahlakı hemen benimser, o ahlak ile büyürler. Çocuklar evde anne babalarında, okulda öğretmenlerinde ahlaka aykırı olan alışkanlık ve yanlış işleri görmemeleri ahlaki terbiyeye girer. Okuldaki öğretmenler, öncelikle, güzel ahlak sahibi olmaları şart ve ahlaksız çocukları okula almamaları lazım, çünkü onların yaramazlıkları başkalarına geçebilir. Burada evimizdeki duruma bakmaksızın, okullarımızdaki duruma bakacak olursak, onlarda bu önemli kurallara uyuyor muyuz? Utanarak cevap veriyoruz ki, hayır!

Medeni milletler çocuklarının ahlaki terbiyesine büyük önem verir. Bozuk ahlak sahiplerini öğretmenlik orada dursun, okul kapısından içeriye almazlar, bekçilik yapmasına da izin vermezler, çocukların ahlakına ters kitapların okula getirilmesine izin vermezler.

Ama biz bu terbiyevi davranışların hepsinden mahrumuz, çocuklarımızın bakıcısı ve öğretmenleri ahlaksız, çocuklarımıza okuttukları kitaplar ahlaksız, onların manevi hayatını zehirliyorlar. Şaşırtıcı olan şu ki, çocuklarının ahlaksız olmasını istemeyen anne babalar memnuniyetle kendi çocuklarını içki ve aşk hikâyeleriyle dolu kitapların okutulduğu okullara götürüyor, onların geleceğini yakıyorlar. Burada başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum.

O zamanlar çocuktum, okuldan eve doğru gidiyordum, sokakta bir adam ağzından köpük gelmiş, yüzüne kan sıçramış, gezmeye hali kalmamış vaziyette duruyordu. Başkanın iki tane yardımcısı geldi, onu koltuğundan tuttular ve sürükleyerek götürdüler, arkalarından bir grup insan onların peşinden gitti. Bu adama ne olmuş, diye sordum, o içki içmiş sarhoş olmuş, onu cezalandırmak için memurun yanına götürüyorlar, diye cevap verdi. Eve geldim olayı babama anlattım, babam: ‘‘sen neden sarhoş birinin peşinden gidiyorsun’’ diyerek sopayla dövdü. Olaydan bir hafta geçtikten sonra okuldan eve geldiğimde babam‘‘Gel bakalım öğretmeninden öğrendiklerini oku ’’ dedi. Kitap sayfasını çevirdim ve o gün öğrendiğimiz gazeli okudum:

Gül yarin cemali olmadan hoş olmaz,

Bahar ise gonca olmadan hoş olmaz.

Bu sefer babam beni övdü. Hala hayret ediyorum, benim okuduğum gazel anlattığım hikayeden bin kat daha kötüydü. Zira, bu gazel sadece içki bağımlılığından ders değil, aynı zamanda aşk meşk işlerine de çağrı vardı. Öyleyse, babamın benim anlattığım olaydan rahatsız olması ama okuduğum şiirden memnun olmasının sebebi neydi?

Böyle işte, okullarımızın durumu, çocuklarımıza verdiğimiz terbiye. Yine de biz onların düzgün insan olmasını istiyoruz. Maalesef, okul bu durumdayken, dersler böyleyken, çocuklarımızın başı dertten çıkmaz!

Fakat siz: ‘‘Senin anlattığın bu kitaplar ve gazellerin her biri tasavvufi mana ifade eder’’, diyebilirsiniz. Örneğin, içki mutluluk – ilahi aşk, adalet – Hazreti Vacibut –Allah demektir. Cevabım şu ki, bu gizli anlamları bırakın çocukları, öğretmenler bile anlamaz. Onlar bu gazellerden sarhoşluk ve aşk meşki anlar ve ahlakı bozulur, o kadar.

FARKLI GÖREVLER

Hiç şüphe yok ki, insanlar hangi din, hangi mezhep, hangi topluluk, hangi millete ait olmasınlar, bir babanın çocukları, bir soyun evlatları, başka bir ifadeyle, kardeştirler!

Böyleyse, birbirlerine şart koşmadan, sevgi dolu olmaları gerekir. Yani aralarında ‘‘toplu kardeşliği’’ yaratmaları lazım.

İnsanlığın dünyevi mutluluğu toplu kardeşlik olmadan olmaz. Ancak insanlar bin yıllardan bugüne kadar kah kendi ihtirasları için, kah yanlış, kötü muhakemelerden dolayı toplumda iletişimlerini, toplu kardeşliklerini tahrip ederler, kardeşlerinin kanını akıtırlar, evlerini yaşanmaz hale getirirler.

Şimdiye kadar pişman olmadan, birbirlerini tamamen bitirmek için her gün yeni kurallar çıkarıyorlar, insanlığı tehlikeye sürüklüyorlar. Birkaç bin yıldan beri devam eden bu durumun iki sebebi vardır: 1) hırs; 2) yanlış muhakeme.

İlkel devirden bugüne kadar savaşlara ya bir devletin sahibi olmak için, yani sömürgecilik, ya dini anlaşmazlık sebep olmuştur. Bir milletin ülkesine sahip olmak amacıyla savaş açmak ve  binlerce insanın kanını dökmek hırstan başka bir şey değil. Ancak dini anlaşmazlık sebebiyle savaşmak yanlış muhakemenin sonucudur. Bilinen o ki, din insanların mutluluğunu sağlamak amacıyla emredilmiştir, eğer insanlar kendi kaderini iradelerinin dışına bırakırsa, mantıkla düşünerek muhakeme ederse, en hayırlı dini seçer ve bu duruma engel olurlardı.

Şu da kaçınılmaz ki, hırs ve yanlış muhakeme insanlığın eksiğidir. İnsanlık hırsa ve taklide takıntılıdır, o yüzden toplu kardeşliği oluşturamıyorlar. Ancak gerçekten olgunluğa erişmiş, doğruyu yalandan, faydayı zarardan ayırt edebilseler, hırs ve taklit tutsaklığından kurtulurlar, o zaman aralarında toplu kardeşlik oluşturabilirler. Zira, dünyevi mutluluğun son noktası da toplu mutluluktur.

Uzun zamandan beri semavi dinlerin düşünürleri ve zamanın bilginleri, insanları toplu kardeşliğe teşvik etmektedirler, ancak insaniyet bu hayırlı teklife dönüp bakmadı bile. Dinlerin en olgunu olan İslam dini de insanları ciddi bir şekilde  ‘‘gerçek kardeşliğe’’ davet etmekte. Hatta hiçbir zaman, hiçbir din, hiçbir düşünür ‘‘gerçek kardeşlik’’ için İslam dini kadar çağrıda bulunmamıştır. Zira, diğer dinler ve zamanın bilginleri toplu kardeşliğe anlaşılmaz ve soyut halde övgüler yağdırdı, ancak hiçbiri bu amaca ulaşmak için doğru yolu gösteremedi. Aksine, İslam dini bu büyük kardeşlik yolunu doğru ve yararlı şekilde açarak, yol gösterdi, eğer insanlığın tamamı bu yola dahil olsa, muhakkak insanlık toplu mutluluğa ulaşır.

İslam dini toplu kardeşliği oluşturmak için nasıl yol göstermişti? Toplu kardeşlik insan mükemmelliğinin sonucunda oluştuğu için evrimsel kurala, yani yavaş yavaş, kademe kademe gelişmeyi boyun eğecektir.

Milletler arasında kardeşliği birden oluşturmak isteyen insan hata eder ve boşa çabalamış olur. Bu mutluluk binası birdenbire oluşturulmaz. Bunun için İslam dininin belirlemiş olduğu yol insanlığı kademe kademe kardeşliğe götürür. İslam dini her insana olgun insan olmayı ve salih ameller yapmayı emreder.

‘‘Tabi ki, inananlar, salih amel yapan insanlar için Allah dostluğu daimi kılar ’’ 264.

İnsanlar inançlı olursa, salih amel yaparsa, Allah Teala bu ayete göre, onların gönlüne sevgiyi, aşkı koyar, bu da toplu kardeşliğe zemin yaratır. İman ve salih amelleriniz sayesinde toplu kardeşliğe zemin oluştuktan sonra, hal ve hareketlerinizin yönü belirlenir, biz bu çizgiden çıkmazsak, şüphesiz, insanlığı mutluluğa götürürüz. Bu amaç için İslam dininin gösterdiği yol aşağıdaki emirlerden belli olur. Öncelikle, kendi nefsinizi dost edinin, onu koruyun denir…

‘‘Kendinizi tehlikeye atmayın’’265,- denmiştir Kuranı Kerimde. Sonra anne babanızı sevin saygı gösterin, onları incitmeyin, deniliyor.

‘‘Allah yalnız ona iman etmenizi, anne babaya iyilik yapmanızı buyurur. Eğer onlardan (anne babanızın) biri ya da her ikisi de senin yanında yaşlılık çağına gelirse, onlara bak ‘‘of’’ bile deme ve onların sözünü iki etme! Onlara her zaman güzel söz söyle ’’ 266. ‘‘Biz insanı anne babasına iyilik yapsın diye emrettik’’ 267.

‘‘Ondan sonra kadınlara iyilik yapmayı, onlara sebepsiz yere zulüm ve kötülük yapmamayı buyurduk ’’. Ben bu konuya geçmiş bölümlerde tekrar tekrar örnek getirmiş olsam da, burada da iki ayeti örnek olarak söylemek istiyorum: ‘‘… Kadınlarınıza iyi davranırsanız ve Allahtan korkarsanız sizin lehinize olacaktır’’ 268.

‘‘O sizin mutlu olmanız için sizleri çift yarattı ve aranızda dostluğu, sevgi-sadakati yarattı’’269.

İnsan bu ilahi emirleri yerine getirerek evine samimi sevgiyi kurabilse, on tane komşu, akraba arasında da sevgiyi oluşturması buyrulur. Bu konuda da birkaç hadis ve ayetler vardır.

Hazreti Peygamber Efendimiz (s.a.v) üç kere yemin ettikten sonra şöyle der: ‘‘Allah var ki, mümin olamaz’’ Sahabeler sorar: ‘‘Ya Resul Allah kim mümin olamaz ? ’’ Hazreti Peygamber Efendimiz (s.a.v) ‘‘Komşusuna cefa çektiren insan’’, – demiştir.

‘‘Cebrail bana her zaman komşu hakkının ödenmesi gerektiğini emretmiştir, hatta ben komşunun miras hakkı var mıdır, diye düşünürdüm’’, – demiştir Hazreti Peygamber Efendimiz (s.a.v).

İnsan akrabalarının hakkını da ödemesi, onlara karşı sevgi dolu olması gerekir. ‘‘(Ey Muhammed) akrabaya, yoksul ve yolcuya (hayır yapmakla) haklarını ödeyin ve israfa izin vermeyin!’’ 270

‘‘Şüphesiz ki, Allah adaleti, salih amel işlemeyi ve akrabaya iyilik yapmayı emreder, aynı zamanda, kötü yoldan, yanlış işlerden ve şiddetten uzak durmayı buyurur…’’271

Bu ilahi emirlere uyduktan sonra, İslam dini, insanları milli sevgiyi oluşturmaya davet eder, yani bir ülke halkını birbirleri ve başka ülke insanları ile aralarında kardeşliği yaratmayı, birbirlerini hiç üzmemeyi emreder.  İmam Buhari Peygamber Efendimizden  (s.a.v) rivayet eder: ‘‘Birbirinizi kıskanmayın, sattığınız malınızın bilerek fiyatını arttırmayın, birbirinize düşman olmayın, aranızda sevgiyi eksik etmeyiniz. Ey, Allah’ın kulları, birbirinize kardeş olun.’’

Her millet o hükme uyarsa, sıra dini kardeşliğe gelir. Kuranı Kerimin hükmüne göre bütün İslam alemi insanları milletine, rengine bakmaksızın, birbirlerine sevgi dolu olmaları lazım. ‘‘Müslümanlar hiç şüphesiz ki, ağabey kardeştirler.’’ 272

‘‘Müslüman’a dili ve eli ile zarar vermeyen kişi gerçek Müslüman’dır’’, –  denilmiştir Peygamber Efendimizin (s.a.v) hadislerinde.

Müslümanlar arasında gerçek kardeşlik oluştuktan sonra dini hükümlere dayanarak toplu kardeşliği oluşturmak için çabalamaları gerekir. Sözümüzün ispatı için bu hadisler tam yerinde olur: ‘‘Merhametli olana Allah’ta merhametli olur. Yeryüzündeki insanlara merhametli olun ki, Allah’ta size karşı merhametli olsun.’’

‘‘Bu dünyada insanlara işkence ve zulüm yapan insanı Allah ta cezalandırır.’’

Bu durumda İslam dini tüm insanlığa mutluluk yolunu emreder. Ben eminim ki, dünyanın bütün bilginleri çabalasalar bile bundan daha hayırlı yol bulamazlar. İslam dini insanlığın mutluluk yolunu ve kardeşliği böyle güzel emretmiştir.

Ancak biz kendimizi Müslüman olarak görüyoruz, dinin emrettiği yolda geride kalmamıza nasıl çare bulabiliriz? Düşünün, İslam dini bizi, öncelikle kendimize sevgi saygıya, sonra anne babamıza, ailemize, akrabamıza, milletimize, din kardeşlerimize ve sonunda insani kardeşliğe davet ediyor. Fakat biz bunların hangisine uyuyoruz? Hangimiz komşumuza kötülük yapmadık? Hangimiz hemşerimize sevgiyle yaklaştık?

İslam, dini, dini kardeşliği toplu kardeşliğe yükseltmek için gövde, basamak yaptı, toplu kardeşliğe ulaşmak için öncelikle dini kardeşliği tam anlamıyla oluşturmak lazım. Ancak bizim çağımızda sadece Müslümanlar değil, aynı şehrin insanları bile birbirine düşman. İslam dini bize, dine aykırı olan her şeyi yasaklarken, bilginlerimiz Şii, Sünni, Zeydi 273,  Vahabi, Mutezili, İsmaili gibi yetmiş iki mezhebi kurmuş, onların da her biri yetmiş bir tane mezhebe inanarak, anlaşmazlık çıkararak, kavga ederek, birbirlerini törenle cehenneme gönderirler.

Acaba, dinimiz bir, kıblemiz bir, Peygamberimiz bir, Allah’ımız bir olsa ‘‘Bu kadar mezhebe ne gerek var? Neden onlar birbirlerini kafir olarak görüyorlar?’’

Konumuz özünden saptı, daha farklı yola girdik. Bu konu o kadar önemli ki, bir iki satır yazmakla bitmez. Sonuç olarak, konu buralara geldiyse, kısacada olsa, açıklamaya çalışacağız, ancak bizim ülkemizde Şii ve Sünni mezheplerinden başka mezhep olmadığı için muhakememizi bu iki mezhep üzerinden yürüteceğiz.

Yukarda söylediğimiz gibi, biz dinin inananları, özellikle bir ülkenin insanları Şii ve Sünni  mezhepleri altında birbirlerine düşman olmaları günahtır. ‘‘Ve hepiniz Allah’a bağlanın ve bölünmeyiniz! Hem de Allah’ın sizlere vermiş olduğu lütfü hatırlayın: bir birinize düşman olduğunuz zamanlarda gönüllerinizi dost yaptı, sizler onun lütfü sayesinde kardeşe dönüştünüz. Farklı yollar geldikten sonra bölünen ve bir birleriyle anlaşmazlık çıkaran insanlardan olmayın! Onlar için büyük ceza vardır’’ 274.

‘‘Ey Müslümanlar, toplu halde İslam’ı kabul ediniz! (Yani, İslam’ın bazı hükümlerine itaat eden, bazılarını kabul etmeyen kişilerden olmayınız!) Ve şeytanın izinden gitmeyin! Sizlere farklı yollar geldikten sonra da siz vazgeçmeyin, bilin ki, Allah güçlü, kuvvetlidir’’ 275.

‘‘Kur’an-ı Kerim’e iman ediniz. Onu inkar edenlerden olmayın ve ayetlerimin kıymetini farklı şeylere değiştirmeyiniz… Doğruyu yanlışla değiştirmeyiniz ve bildiğiniz halde doğruyu saklamayınız’’ 276.

Bu ayetlerin anlamını aşağıdaki İmam Buharı’nın söylediği hadis kanıtlar: ‘‘Kur’an hükümlerine aykırı düşmeyin, zira sizden önce dünyadan göçenler dini şeriatlar konusuna aykırı düştükleri için ölmüşlerdir’’.

Tuhaf olan şu ki, bilginlerimize bu iki yüzlülük ve ayrılıklar da yetmedi, kadim ve cedit isimleri altında yine bir aykırılığı icat ettiler. Milletimizin ölümüne sebep olan bu kadar sosyal hasarlar üstüne yine bir zehirli kılıcı sapladılar.

Farklı yolda giden bu beylere bir Kur’an-ı Kerim ve Hadisi Şerif hükmüyle cevap verelim: ‘‘Şii ve Sünni ya da kadim ve cedit isimleri altından çıkan anlaşmazlıkların hepsi şeriata aykırıdır ve bizi günahkar yapar’’.

Burada bazı kişiler şöyle diyebilirler, aykırılık doğru değil, sosyal hayatımızın kötü olmasının sebepleri de aykırılık ve anlaşmazlıktır. Ancak ne yapmak gerekir? Bugün Sünnilerle Şiiler bazı mezhep konularına, kadim ve ceditler ise bazı sosyal kurallara uymuyorlar, aykırı düşüyorlar, onların hiçbiri karşı tarafın görüşünü kabul etmiyorlar.Bu yüzden halk arasında muhalefet ve anlaşmazlık çıkıyor.

Sizlerin bu özeninize Kuranı Kerim şöyle cevap verir: ‘‘Ey Müslümanlar, Allah’a iman ediniz ve Peygamber Efendimize (s.a.v) sizden olan Müslümanların hakimiyetine itaat edin! Olur ya bir şey için tartışırsanız – eğer gerçekten Allah’a ve ahiret gününe inanırsanız, o şeyi Allah’a ve Peygamber Efendimize (s.a.v) bırakın ’’ 277.

‘‘Sizin bu (dünyada ateistlerle) anlaşmazlığa düştüğünüz her şeyin hükmü (kıyamet gününde) Allah’a döner ve Allah kim haklı kim haksız ayırt eder… ’’ 278

Büyük üstad İmam Gazzali ‘‘El Kıstasi-l-Mustakim’’ 279 isimli kitabında gizli mezheplerin birinde olan öğrencisi ile arasında geçen anlaşmazlığı anlatır. Tartışmanın sonunda o öğrencisi üstadından anlaşmazlığın konusunu da sordu. İmam cevap verir… Öğrencinin ‘toplumu anlaşmazlıktan nasıl kurtarabiliriz?’’ – sorusuna İmam: ‘‘Eğer insanlar benim sözümü dinlemiş olsaydı, bu anlaşmazlığa Kur’an-ı Kerim yardımıyla son verirdik ancak bunun için onların benim sözlerimi dinlemekten başka çareleri yok’’, – diye cevap verir.

İmam Gazzali bu cevabın taraftarı olduğunu dile getirir ancak üzüntüyle bunun imkanı olmadığına kanaat getirir.

İslam’daki bu anlaşmazlıklar kadim zamanlardan beri devam ediyor, her yere kök salmış, mezheplerin inananlarını bir araya toplamak imkansız, ne yazık ki onlara seslenmek yetmez zira çağrıda bulunmakla iş bitmiyor…Ancak onları düzelterek azaltabiliriz.

Bugün İslam halkları arasında anlaşmazlıklar düşmanlık halini aldı, farklı mezhep inananları diğer mezhep inananlarına ‘‘kafir’’ diyor. Ancak onların hepsi mezhebine bakmaksızın, ‘‘La ilaha illallah Muhammeden Resulullah’’diyor. Acaba onların arasındaki düşmanlığı bitirerek kardeşliği nasıl oluşturabiliriz? Bence, bu çok zor iş değil. Konuyu Şii ve Sünni mezhepleri örneğinde görebiliriz.

Ülkemizde var olan bu iki mezhep her zaman birbirlerini müşahede ediyor, onların ikisi de Müslüman’a zülüm yapmak istemiyor, kendilerini Müslüman biliyorlar, kıbleleri bir – Kabe, Peygamberleri (s.a.v) – Muhammed Aleyhi selam, kitapları – Kuran, Tek Allah’a iman ediyorlar. Kuranı Kerim ve Hadisi Şerif hükümlerine bakacak olursak, bu iki mezhebin birbirlerine kafir demesi doğru mu?

‘‘… Ve bu dünyevi şeyleri isteyerek size selam veren kişiye: ‘‘Sen Müslüman değilsin!’’ demeyin!’’

Hazreti İmam Buhari bu hadisi söylemiştir: ‘‘Bizim baktığımız kıbleye bakarak, bizim gibi namaz kılan ve kesilmiş kurbanlarımızı yiyen kişi Müslüman’dır, Allah ve Resulüne iman etmiştir, siz onun imanına laf etmeyin’’.

Bu özelliklerden yola çıkarak konunun çözümüne bakacak olursak, bütün mezhepleri göz önünde bulundurarak, onların inananlarına kafir demek doğru olmaz. Kafir demek doğru olmaz dediğimiz zamanda birbirlerinin kanını dökmesi doğru mu? Asla doğru değil! ‘‘Kim bilerek bir Müslüman’ı öldürse, onun cezası cehennemdir, orada ebedi kalacaktır.  Ve o Allah’ın gazabı ve lanetine maruz kalır, Allah onun için en büyük cezayı hazırlamıştır. ’’ Bu ayetler anlamını aşağıdaki İmam Buharının söylediği hadisler ile tamamlar: ‘‘…Eğer iki Müslüman kılıçlarını çıkararak birbirine hamle yaparsa, hem öldüren, hem ölen cehenneme gider ’’. ‘‘Ya Resulullah, öldüren neyse de, ölen neden ateşte yanacak’’, – dediğimde, ‘‘ O da karşıdakini öldürmeye teşebbüs etmiştir’’, – dedi, diye rivayet eder Ebu Bekir.

‘‘Eli ve diliyle kimseyi incitmeyen kişi Müslüman’dır’’.

‘‘Müslüman’a iki yüzlülük yapmak ahlaksızlık, öldürmek ise küfürdür’’.

Konuyu iyi bir şekilde anlattım, diye düşünüyorum. Şimdi bir soru kaldı. Birbirimizle dost- arkadaş, kardeş olmak için bunların hepsine uymamız şart mı? Tabi ki şart!

Müslüman’lar kardeştir, diye tekrar söylüyorum. Bütün Müslüman’lar hangi mezhebe ait olursa olsun kardeş oldukları zaman toplu mutluluk yolunda yürümek için zaman gelmiş olur.  O zaman Müslüman’lar hiçbir topluluktan nefret etmezler, bıkmak, usanmak bilmezler, kimseyle husumeti yok,  erdem kemerini bağlayarak, mantıklı kanıtlar ve bilgi eşliğinde doğruluk yolunda yürümeye devam edecekler. İslam dinin mantığı bundan ibarettir. Hazreti Peygamber Efendimizin (s.a.v) ‘‘Rahmeti alem’’ olmasının anlamı da bundadır.

Doğru yolda hidayet edenlere teşekkür ve övgüler olsun! Amin!

Abdurrauf FITRAT (Hayatıyla ilgili olarak sitemizin yayınlar bölümünde Özbek Ziyalılar seçeneğinden bilgi alabilirsiniz.)

AÇIKLAMALAR

Bölümde Fıtrat aile konusundaki topu İslami inançları vermekle sınırlanmıştır, daha sonra bu konuda durması gerektiğini anlamış, ayrı bir tez yazmıştır.

255.Kuranı Kerim, Nisa suresi, 30.ayet.

256.Kuranı Kerim, Bakara suresi,228.ayet.

257.Kuranı Kerim, Nisa suresi, 34.ayet.

  1. İsa eşeği – bu hayvan Peygamber İsa’nın her zaman hizmetinde olmuştur, ‘‘İncil’’in çoğu yerinde söylenmiştir.

259.Ashabı Kehf köpeği, Ashabı Kehf – Mağara dostları hikayesi Kuranı Kerim (Kehf süresi)de anlatılmış olup, zalim başkan işkencesinden dini imanlarını korumak için kendi canlarını feda eden yiğitlerimizin bir Kehf – mağarasına saklanması, orada üç yüz yıl kalmalarıdır. O zaman onlarla beraber biz çobanın köpeği de o mağaraya girmiştir.

  1. Salih Peygamber Efendimizin (s.a.v) devesi. Bu hikaye de Kuranı Kerimin bir çok suresinde anlatılmıştır. Rivayete göre, Peygamber Efendimiz (s.a.v) Samut kavminin gözü önünde bir kayayı diri deveye dönüştürür ve onu kesmeden, öldürmeden kendi haline bırakmalarını emreder. Aksi taktirde başlarına bela geleceği konusunda onları uyarır. Samut kavmi deveyi keser ve büyük cezaya maruz kaldılar.

261.Kuranı Kerim, Nisa suresi, 128.ayet.

  1. Mahud – Meşrebin yoldaşları olan kırk kalenderde biri.
  2. Mesleği – burada; yolu, tarzı.
  3. Kuranı Kerim, Meryem suresi, 96.ayet.
  4. Kuranı Kerim,Bakara suresi, 195.ayet.
  5. Kuranı Kerim,İsra suresi, 23.ayet.
  6. Kuranı Kerim, Ankebut suresi, 8.ayet.
  7. Kuranı Kerim,Nisa suresi, 128.ayet.
  8. Kuranı Kerim,Rum suresi, 21.ayet.
  9. Kuranı Kerim, Al-İsra suresi, 26.ayet.
  10. Kuranı Kerim,Nahl suresi, 90.ayet.
  11. Kuranı Kerim,Hucurat suresi, 10.ayet.
  12. Zaydi – İslam’daki mezheplerden biri.
  13. Kuranı Kerim, Ali İmran suresi, 103-105 ayetler.
  14. Kuranı Kerim,Bakara suresi, 208-209 ayetler.
  15. Kuranı Kerim,Bakara suresi, 41-42 ayetler.
  16. Kuranı Kerim, Nisa suresi 59.ayet.
  17. Kuranı Kerim,Şora suresi, 10.ayet.
  18. ‘‘Al-kıstasi-l-mustakim’’ (Açık denge) – İmam Fazzalinin vücut birliği konusundaki eseri.

Abdurrauf Fıtrat (1886-1938)

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.