Abdurauf Fıtrat -DOĞU SİYASETİ- (Makale Türkçe Aktarımı)

Abdurauf FITRAT*

*Özbek Cedit Edebiyatının önde gelen aydınlarından Abdurauf Fitrat’ın “Doğu Siyaseti” (Şarq Siyosati) başlıklı 12 sayfalık yazısı Özbek Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktarılmıştır. Yazı, İstiklal Kahramanları serisi altında neşredilen Abdurauf Fitrat’ın “Seçilmiş Eserler”i kitabında yer almaktadır. Fıtrat hakkında bilgi için (FITRAT) bakınız.

 

Türkiye Türkçesine Aktaran: Dr.Zebiniso KAMALOVA (Kıdemli Uluslararası Araştırmacı, İstanbul Ticaret Üniversitesi RPYK (Rektörlük Proje Yönetim Koordinatörlüğü)

 

 

DOĞU SİYASETİ[1]

Bugün kan denizlerine batan, cehennem ateşlerinde yanan Doğu bir zamanlar barış ve temeddüne beşikti. Bugün ayaklar altında ezilen Doğu bir zamanlar medeniyetin önderi, bilim ve sanatın ocağıydı. Avrupa dünyası yabanilik ve cehalet çöllerinde sersem sersem gezinirken, gürültüyle dolaşırken, Doğu Dünyası tüm insanlık âlemini saadet ve selametliğin zirvesine taşımak çabası içindeydi. Avrupa’da bir mahalle muhtarlığı bile yokken Doğu’nun Konfüçyüs, Brahman, İsa, Zerdüşt ve Muhammed’leri tüm ademoğullarını bir noktada birleştirerek, onları doğru ve marifet yolunda yürümeleri için gayret gösterirdiler. Çinliler yazmak için kağıt ürettiklerinde Avrupalılar sağ ve sol ellerini bir birinden ayırt edemezlerdi. Çin medeniyetinin izlerini üzerinde taşıyan zaman yıkımlarından kurtularak günümüze kadar ulaşan tarihî kalıntılar bugün bile Avrupalıları şaşırtmaktadır. Bugün yaşam ve mutluluk standartlarında gelişmişliğin son aşamasını yaşamakta olan Avrupalıların arasında Hindistan’daki uygarlık dönemlerini göremediği için üzülenler vardır.  Avrupalılar din ve kiliseye köktendincilik yaparken, cehaletin en derin kuyularına düştükleri çağda Araplar, Müslümanlar, Yunan, İran ve Hindistan’da çökmüş medeniyeti yeniden ihya ettiler. Hint ve Yunan’da unutulmuş bilim, sanat, hikmet ve felsefeni bir araya toplamışlardır. Endülüs, Mısır’ı birer medeniyet ekolu, uygarlığın ocağı, bilim beşiği yaptılar. Bağdat’ta Arap sanatçıları saat yaparak Avrupa’ya gönderdiklerinde Paris’in o zamandaki angelleri (melekleri) “bu kutu içinde şeytan”lar var diye saati bırakıp kaçmışlardı. Bugünkü medenî ve mağrur Avrupa’nın şehirlerinde barış ve asayiş yokken, Bağdat’tan Türkistan’a tehlikesiz ve huzurlu bir şekilde ulaşmak mümkündü. Müslüman medeniyetinin sahipleri sadece kendilerini değil tüm insanlık dünyasında barışı, huzuru ve gelişimi temin etmek için çabalamaktaydı. Onlar şimdiki medenî yırtıcılar gibi kendilerinden olmayan milletleri hayvan sanmazdılar. Doğrudur, Müslümanlar da diğer milletlere karşı savaştılar, doğrudur Müslümanlar da başkalarının yurtlarını almaya çalıştılar ve aldılar. Fakat onların işgalciliği bugünkü medenîr Avrupalıların işgalci huyları gibi aldıkları memleketlerin halklarını yağmalamak, ezmek, düşürmek için değil, onları yenilemek, saptıkları yoldan doğru yola getirmek, onların arasında dolaşarak “hak” olarak bilinen fikirlerinin kabul ettirmek, tüm dünya halkını “hak” ve “hakikat” etrafında birleştirmek içindi. Beytü’l-Mukaddes’i, Mısır’ı Endülüs’ü, İstanbul’u fetheden Müslüman hükümdarlar orada yaşayan halklara verdikleri hukuklar, bıraktıkları hikâyeler tarih sayfalarından silinmektedir. Arap komutanları bir ülkeyi ele geçirdiklerinde o ülke halkının emniyetini korumak için ordu tayın eder ve o ordunun giderleri için bir miktar halktan vergi toplardı.  Ama düşmanın saldırılarına dayanamayıp o ülkeyi bırakmak zorunda kaldıklarında halkın aksakallarını davet ederek “Biz bu vergi parasını emniyetinizi saklamak için sizlerden toplamıştık. Bundan sonra barışı temin edemeyiz, bu yüzden paralarınız bizim için haramdır” diye aldıkları vergileri geri verip dönerlerdi. Afrika’ya giren Müslümanlar Amerika ve Afrika’yı işgal eden Avrupalılar gibi yerli halkı yok etmek için harekette bulunmamışlardır. Onlara medeniyet götürdüler. Amerika’ya misafir olarak giren Avrupa’nın medenî insanları Amerika’nın mahalli halkını neredeyse katliam yaptı, bunu bilmeyen yoktur. Afrika’yı kuşatan Avrupalı işgalciler oradaki halkı salgın hastalığı gibi katliam yapıp durdular. Halbuki, Müslümanlar Afrika’nın Cezayir, Tunus, Fas gibi hudutlarını ele geçirdikten sonra oraları geliştirdiler, halkına asayiş getirdiler, onlardan büyük insanlar yetiştirdiler. Doğu kendi tarihi, siyaseti, sanatı, insafı, adaleti, ahlaki, yaptığı hizmeti ve itibarıyla o kadar yükselmiş, öyle temeddüne ulaşmıştı ki tasavvuru için bile beynimiz dar gelir. Doğu medeniyeti vahşilikten uzaktı. Doğu, başkaların halklarını almazdı. Doğu, beşeriyetin gelişmesi için çaba harcardı. Doğu, medeniyet ocağı, insaf beşiği, ahlak mektebi, bilim medresesiydi. Biz doğulular beşeriyete yaptığımız hizmetlerimiz için bugünkü kanlı Avrupa karşısında yeterince övünebiliriz. Biz doğulular medeniyet yolunda yaptığımız hizmetlerde devam ettiğimizde bugün beşeriyet dünyasını çok daha yüksek makamlarda görmek mümkündü. Nitekim, Doğu bilim, sanat uğurunda Avrupa işgalcileri gibi ortak kanı içmek ve arkadaş evini yağmalamak için değil, insanlık dünyasını yüksek seviyelere taşımak için ellerinden gelenini yapardı. Yazıklar olsun ki, Doğu kendi istikametinde devam edemedi, medeniyet tarihinin en büyük ve en nihai kurallarından biri şu: bir toplum sosyal hayatının her alanında yükselmişse, gelişerek refaha ulaşırsa, karşısında rakip bulunmazsa, hududu genişleyerek geliri de çoğaldığında git gide o toplumun ahlakı bozulur, ulaştığı makamından sapmaya başlar. Biz doğulular barış ve huzur arkasından bozguna uğradık, yolumuzdan saptık, iyi niyetlerimizi unutmaya başladık. Bilim ve sanattan yüz çevirdik, birlik ve ahlaktan ayrıldık, paraya düşkün olduk, paraya satıldık, neticede Çin Türk, Fars, Arap ve Hint memleketlerinden her biri kendi konuğuyla, sırasıyla barış ve temeddünden kölelik, yoksulluk çukurlarına yuvarlanmaya başladılar. Doğunun tüm işleri şuursuz beyler, düşüncesiz hanlar, beyinsiz mollalar, bilimsiz işanlar (seyit soyundan geldiğini iddia eden kişiler) eline geçti. Onlar Doğu’nun tüm yasaları ve kurallarını tahrip ettiler. Hanlar kendi midelerini doyurmak için halkı bir birine düşürdüler, memleketin verimli ve önemli hudutlarını sattılar, mollalar kendi nefsanî isteklerine “din” adını koyup pazara çıkardılar, din, Allah, peygamber, cennet ve cehennem üzerinden Doğu halkını yağmalamaya başladılar. Doğu’nun temeddüne giden yolu gömüldü. Saadet ve barış kapıları kapandı, saadetin en yüksek zirvesine çıkan Doğu yoksulluğun en derin çukurluğuna düştü. Doğunun Çin’i, İran’ı, Turan’ı, Arabistan’ı ile Hindistan’ı hepsi bir kıvılcımla cehalet ve gaflet ateşinde yandı bitti. Doğu gaflet ve cehalet cehenneminde yuvarlanıp yattığı zamanda Avrupa’nın gözü uykusundan açıldı. Avrupalılar uzun ve zararlı gaflet uykusundan, aç kalmış yabanılar gibi Doğu’nun üzerine saldırdılar. Dünya’nın en yağlı parçası olan Doğu, yırtıcı hayvanlar arasında kalan etli butlu fakat güçsüz bir koyun gibiydi. Avrupa vahşileri Doğu’nun her tarafından saldırmaya başladı. Diş, tırnaklarına ilişen yerlerini kopartıp, yüzüp almaya başladılar. Zavallı Doğu canını kurtarmaya çok uğraştı, sallandı, haykırdı, çığlıklar attı, koştu, geri hamleler yaptı, kaçtı, korkuttu, yalvardı, aklına gelen her yolu denedi. Hiçbir sonuç, hiçbir netice, hiçbir fayda elde edemedi, nitekim ona düşman olan yırtıcılar çok güçlüydü, diş, tırnakları çok keskindi. İngilizler Hindistan’ı yuttular, Mısır’ı bastılar. Adan’a gelip Arabistan’a el uzattılar. Rus imperialistleri Kafkasları yağmaladılar, Türkistan’a ayak basıp, Çin, Afgan, İran’a göz diktiler. Fransızlar Tunus ile Cezayir’i gasp ettiler, Filistin’e yüklendiler. Kendi ilkelliğiyle sessiz sakin yaşamını sürdüren Afrika kıtası Avrupa işgalcileri arasında paylaşıldı. Bu alışverişin hiç biri savaşsız olmadı. Avrupa’nın aç şahinleri kendilerinin cahil çiftçilerinin başlarına gemler takarak Doğu’ya sürüklediler. Onlar hiçbir şeyi anlamadan Doğu’daki işçi ve çiftçilerin üzerine saldırdılar. Onların hiçbir günahı olmayan sessiz sakin oturan arkadaşlarını dövdüler, öldürdüler, yağmaladılar, yağmalattılar. Doğu’nun günahsız kişilerini kendi zengin adamlarına köle olarak verdiler. Avrupa’nın işçi ve çiftçileri bu alışverişten ne tür kazanç elde ettiler? Bitmeyen yaralar, sonu yok kederler, başka da bir şey yoktu..! Avrupa işgalcilerinin Doğu üzerine doğru yürüyüşleri başkalarının kanını dökerek, kendi midelerini doyurmak, başkaların evini yakarak, kendi kazanını kaynatmak içindi. Ama onlar bu maksatlarını halkına belli etmezdiler. “Doğu halkı vahşidir, onları ehlileştirmek için gideriz”, “Doğu halkı bilgisizdir, onlara bilim yaymak için gideriz”, “Doğu halkını Haç emirlerine boyun eğdirmek (Hıristiyan yapmak) için gideriz” diye kendi halkından olan işçi ve çiftçilere yalan söyleyerek bizim üzerimize gönderirlerdi. Onlar bu tür yalanlarını, mazeretlerini, hedeflerini sadece kendi askerleri arasında değil, biz doğululara da utanmadan söylerdiler: “Siz doğululara medeniyet yoktur, sizler ilkel ve vahşi insanlarsınız, sizleri ıslah etmek, intizama getirmek, eğitim vermek, kültürleştirmek lazımdır, bu iş bizim (yani Avrupalıların) vazifesidir. Yeryüzünün en geniş parçası olan Doğu’yu kullanmak, insanlık dünyasının en büyük kısmı olan doğuluları vahşetten kurtarmak bizlere farzdır. Bu yüzden bizler (Avrupalılar) Doğu’ya geldik. Doğu hükümetlerini bir parçasını ele geçirdik ve kalan kısmını da ele geçirmek niyetindeyiz”, derler. Bu sözlerin Doğu hakkındaki bir kısmı doğrudur. Doğrudur, Doğu bilimsiz kaldı, Doğu Avrupa’ya nazaran çok daha arkadaydı. Fakat Avrupa’nın Doğu’ya medeniyet vermesi yalandır. Avrupa işgalcileri Doğu’dan aldıkları memleketlerde gelişim ve kültür denilen şeyi kesinlikle göstermediler, göstermeye çabalamadılar da. Avrupa’nın bize verecek şeyleri bellidir: sefahet yani eğlence, ahlaksızlık, kumar ve içkilik. Doğu’nun din ve adetlerine kesinlikle uymayan genelevleri memleketimizde Avrupa işgalcileri açtılar. Bütün insanlık hayatına, yaşam tarzına, işine huzursuzluk getiren içki satan marketleri memleketimizde şu Avrupalıların “himmeti” ile kurulmuş oldu. “Faranga” denilen korkunç hastalık (cinsi hastalık) Doğu’ya Avrupa işgalcilerinin baskıncılık faaliyetleriyle geldi. Sonuç: Avrupa işgalcileri Doğu’ya bugüne kadar ahlaksızlık ve yozlaşmaktan başka bir şey vermediler.

Doğu’da medeniyet okulları, insanlık medreseleri açarız diye gelen Avrupa işgalcileri genelevleri ve meyhanelerden başka bir şey açmadılar. Avrupa bu işleri bilerek mi yapıyor veya bilmeyerek mi? Elbette bilerek ve özellikle kasıtlı olarak yapıyorlar. Onların arzuları bize medeniyet getirerek, bize eğitim yaymak, bizi geliştirmek değil, çeşitli genelevler, meyhaneler açarak bizim ahlakımızı bozmak, bizim sağlığımızı harap etmek ve neslimizi bitirmek, işe yaramaz kılmak, kendilerine muhtaç etmektir. Onlar Doğu toplumunu tamamen yok ederek Doğu’yu kendilerine sermaye kaynağı yapmak istediler: Avrupa işgalcilerinin bir “gülünç” ve “yok edici” siyasetleri Doğu Müslüman dünyasının her tarafında bir türlü mevcuttu. İngiliz zenginleri Hindistan halkının sonunu getirmek için nasıl işler yaptıysalar, hangi yollardan gittiyseler, Fransızlar da Cezayir ve Tunus halkını bitirmek için böyle politikaları izleyerek, o yolları takip ederler.

Avrupa işgalcilerinin Doğu için izledikleri siyaset şu şekildedir: Doğu’nun ahlakini bozmak, kalbini dini ve milli kutsallardan soğutmak, doğulular arasında bölünmüşlük ve düşmanlık tohumlarını ekerek bir birlerine kılıç çektirmek, doğuluları işsiz, tembel, aç ve çıplak bırakarak kendilerine köle yapmak, yavaş-yavaş doğuluğun elindeki toprak ve değerli şeylerini yüz türlü entrikalarla çekip almak, Doğu halkını çeşitli yollarla yavaş-yavaş yok etmektir…! İngiliz ve Fransız işgalcileri tarafından Çin, Hint, Mısır’da açılan genelevler ve meyhaneler, gönderilmiş papazlar ve misyonerler, kurulan okullar hepsi bu amaca hizmet etmek içindir. Rusya’nın Nikolay hükümeti de bizim Türkistan’ımızda bu işleri uyguladığını görmediniz mi?

Avrupa işgalcileri dünyanın en kötü zulmünü yaparken, kendilerini adil ve insana değer veren olduklarından bahsettiler. Bakalım bunlar bizim Müslümanlar ve Doğu Dünya’sına nasıl adalet kanunlarını uygularlar, nasıl insancıl işleri yaparlar? Avrupa işgalcilerinin kuralları, büyük mideye sahip olanları, Doğu’dan çok yer aldıkları İngiliz hükümetidir. Doğu’nun altın hazineleri olan Hindistan toprakları İngiliz işgalcilerinin elindedirler. Fakat bu hükümet adalet kurallarına uygun eşitlik temelinde inşa edilmemiştir. Bu görüş kanlı hükümetin esası zulüm ve insafsızlıktır. Hindistan’ın sahipleri olan yerli halk ile misafir olarak gelen iki-üç kıymetsiz İngiliz arasında eşitlik yoktur. Hindistan’da yerli halk için başka, İngilizler için başka mahkemeler vardır. Yerli halk için ayrı hapisler, İngilizler için ayrı hapisler mevcuttur. İngilizler için kurulan mahkeme ve hapislerde kanun geçerli, adaletli, hijyenik ve sakin yapıtlıdır. Yerliler için kurulan mahkeme ve hapisler ise düzensiz, harap, zulümlerle dolu, karanlık ve korkunç bir şekilde inşa edilmiştir. Yerliler için tayin edilecek ceza kanunları İngilizler için geliştirilmiş kanunlardan çok farklıdır. Bir bıçak taşıyan, İngilizlerin köpeğine taş atan, tavuk soyan Hintli ele geçirildiğinde onu birkaç ay karanlık ve kirli hapis odasında bırakılır. Bir Hindi öldüren, bir bankayı soyan İngiliz’e ise çok kolay, en az ceza verilir yahut af edilir.  Hindistan’da bir İngiliz’in köpeğine taş atarak altı ay yatmasına ceza kesilen yerli çoktur fakat yüz Hintliyi öldürerek kanun karşısında sorumlu tutulan bir İngiliz bulunmaz. İngiliz işgalcilerinin Hindistan’daki planları Hint halkını parasız, çırılçıplak bırakarak helak etmektir. İngiliz hükümeti Hindistan’dan senede dört yüz elli milyon som (Türkistan’da geçerli para birliği) alıyorlar. Avrupa’nın siyaset kanunlarına bakıldığında her ülkeden hükümet hazinesine giren paradan kaynak aktaran ülkenin gelişimi ve imarına harcanması gerekirdi. İngiliz hükümeti bu paradan milyonlarca miktarını Hindistan maarifi yolunda harcar. O da Hindistan’daki İngiliz çocuklarını eğitimi içindir. İki yüz milyon somunu Hint-İngiliz tahakkümü altında tutulan Hint askerlerine sarf edilir, kalanını kendi cebine koyar. O kadar paradan Hindistan halkı için bir kuruşluk bile yarar yoktur. Her sene Hindistan halkının yüzde üçü açlıktan ölürler. Kendilerinin insanlık aşığı olarak tanımlayan İngiliz işgalcileri buna gülerek bakmaktan başka iş yapamadılar. Onların Hindistan’daki günlük kazancı yirmi som, Hintlininse günlük kazancı bir som olmuştur. Bunun sebebi nedir? İngilizlerin elini bu kadar rahatlatarak Hintlilerin ellerini birbirine bağlayan kimdir? Bir Hintlinin bir İngiliz kadar çalışmaktan alıkoyan kuvvet hangi güçtür? Kuşkusuz İngiliz hükümetidir. İngiliz işgalcileri Mısır’da yürüttüğü siyasetleri Hint Dağ’ı siyasetlerinden daha iyi değildir.

Kendilerini dünyanın en medeni, en insaflı ve insanları seven diye tanımlanan Fransa işgalcilerinin zulümlerini gören kişi İngilizlere teşekkür söylemeden duramazlar. Kırk elli yıldan beri Osmanlı hükümetinden çekip aldıkları Tunus ve Cezayir Müslümanlarına bakalım, onların durumlarını göz önümüzde canlandıralım. Fransa’nın işgalci hükümeti kendisinin tüm devlet adamlarıyla Tunus, Cezayir Müslümanlarını yok etmek için ant içmiş gibiler. Hürriyet, eşitlik ve hukuk bağlamındaki başarının beşiği olan Fransa’nın kanunları Cezayir ile Tunus için geçmezdi. Tunus ve Cezayir’de geçim kaygısındaki Müslümanlar hürriyet ve insanlık hamisi olan Fransızların bağlanmış elleri ve kesilmiş tutsaklarıdırlar. Fransa’nın en yakın bir köyünde kurulmuş okulun izi bile Tunus’un en büyük bir şehrinde bulunmaz. Fransa’nın en ahmak bir çocuğuna verilen söz hakkı (söz söyleme hürriyeti) Cezayir’in en büyük filozofuna bile verilmez.

Tunus, Cezayir Müslümanlarına “hürriyet”, “hukuk”, “adalet” denilen Anka kuşları uğramaz. Fransa’nın devlet adamları ve yüzbaşıları Tunus ve Cezayir’e gelen yılan gibi zehirli, şeytan gibi kötü, saman gibi hafif,  “Kârûn”[2]a benzer zengin oluverirler. Tunus ve Cezayir halkının namuslarıyla oynayarak, canlarıyla pazarlık yapar dururlar. Tunus’un ekin tarlaları Müslümanlardan tamamıyla alınarak Fransız zenginlerine verilmiştir. Yerli halkın elinde hiçbir şekilde ekin tarlası kalmamıştı, hepsini Fransız zenginleri aldatarak, korkutarak ve döverek almışlardır.

Bugün tüm Tunus çiftçileri Fransızların en kıymetsiz hizmetçileri olarak çalışıyorlar. Fransızların bütün fikirleri Tunus ve Cezayir Müslümanlarını bir şekilde yok ederek, onların yerlerine sahip çıkmaktır. Avrupa işgalcileri bir milleti yok etmek için herkesten önce o milleti milli ve dini ahlakını bozarlar. Ondan sonra ana dilini çürütürler. Fransızlar Cezayir ülkesinde bu alçakça fikirlerini biraz gerçekleştirmeye muvaffak olmuşlardır. Bundan altı sene önce Tunus ve Cezayir’e seyahat için giden mısırlı yazar seyahatname eserinde şunları yazmıştır: “Fransa ahlaksızlığı Cezayir’in şehirlerini o kadar etkilememiş olsa da şehrin kişilerine çok kötü etkilemiştir. Milli ahlaklarında eser kalmamış ana dillerinin kaybetmek üzeredirler, Cezayir halkının bir kısmı kendi dillerini tamamen unutmuş durumda. Fransızca konuşurlar bir kısmı bilse de mükemmel bilmezler. Konuştuklarında sözlerinin yarısı Arapça, yarısı Fransızca olarak çıkar.” Yine şu mısırlı seyyah derki: “Bir kulübe gittim. Kulüpte bulunan kişilerin hepsi Araplardı. Fakat konuştukları Fransızcaydı. Yanımdaki tanıdığıma dedim: Burada biraz konuşma yapabilir miyim?

Tanıdığım: Hangi dilde konuşma yapmak istiyorsun?

Ben: Arapça.

Tanıdığım: Bunların hiç biri Arapçayı anlamazlar.

Ben: Bunlar Arap değiller mi?”

Tanıdığım: Araplar fakat kendi dillerini unutmuşlar…!

Bahsettiğimiz bu sözlerin tümü Fransızların yapmak istediklerini yansıtmaktadır.

Avrupalılar, özellikle Fransız ve İngilizlerin maksatları bizi bitirmektir. Biz onlara karşı ne kadar dost olursak, ne kadar iyilik yaparsak, kendi canımızı onlar için kurban bile edersek yine de olmaz, onlar bize iyi niyetle bakmazlar. Bizleri bitirmek fikrinden vazgeçmezler. Nitekim Birinci Dünya Savaşının ilk yıllarında Tunus Müslümanları Fransa hükümetine müracaat ederek: “Ne kadar asker isterseniz veririz, hepimiz savaş meydanlarına giderek düşmanlarınızla beraber savaşırız, canımız ve malımız ile size yardımcı oluruz. Siz de bize kendi Fransızlarınıza verdiğiniz hukuku veriniz! Bizlere üvey gözüyle bakmayınız, Fransa’da yürüttüğünüz adalet kanunlarını bizim ülkede de yürütünüz”, derler. Fransa hükümeti bunu kabul etmedi.

Hindistanlılar da bu savaş sürecinde İngilizlere ne kadar hizmet ettiler, kanlarını İngilizlerin yararı uğuruna su gibi döktüler. Hint Müslümanları kendi halifeleri olan Türkiye’ye karşı saldırdılar. Dardanel Boğazı yanında ne kadar dindaşlarımız şehit edildi. İngiliz hükümeti sadece şu Hindistanlıların parasıyla şu Hint ordusuyla Almanya ve Türkiye’yi yenebilmişti. Savaş bittikten sonra İngiliz hükümeti şu fedakâr Hintlilere bakarak; “Sizin yardımınızla bu kadarını elde ettik, bu sizin hakkınızdır buyurun, sizler benim dostumsunuz” der miydi? Elbette, yok..! Bugün Hindistan halkının evini yine şu İngiliz toplarıyla yıkılıyor, bugün Hint ulusunun başı yine şu İngiliz kılıcıyla kesilip duruyor.

Şu beş yıllık savaşta İran hükümeti İngiliz yoldaşlarına çok iyilik yaptı. Dindaşları olan Türklere katılmadı, katılan kabilelere düşman olarak baktı, hasım muamelesi yaptı. İngiliz ordusunun geçmesi için toprağı üzerinden yol verdi. Savaş bittikten sonra bilindiği üzere İngilizler ona hiçbir şey vermediler. İran vekilini sulh meclisinde içeriye almadılar, İran bağımsızlığını kabul etmediklerinin ifadesiydi bu. İran şahını Londra’ya çağırdılar. Şah Londra’ya giderek muhtemelen İngiliz kuvveti altında İran bağımsızlığının ölüm fermanına imza çekerek döner.

Rusya imparatorluk hükümetinin bize yaptığı zulümleri İngiliz’in Hindistan’da yaptığı zulümlerden eksik kalmamıştı.

Avrupa işgalcilerinin tüm haksızlıkları bu gibi kötülükleri sadece Müslüman dünyasına değil, tüm Doğu’ya karşı olmuştur. Yüz yıllardan beri köşeye çekilmiş “aç karnım sessiz kulağım” diye oturan siyaset dünyasının hiçbir işine karışmayan Çin halkının bile huzuru Avrupa işgalcileri tarafından bozuldu. Bundan kırk-elli sene önce Japonya halkı da şu Avrupa işgalcileri tarafından ezilirdi.

Avrupa işgalcileri Doğu’daki sadece kendi ellerine geçirdikleri ülkelere bu zulmü ve bu insafsızlığı yapmamışlardır. Bugüne kadar ellerine geçiremedikleri kendi kendine hükmeden bağımsız Doğu devletlerini de ezdiler, yağmaladılar. İngiliz, Fransız işgalcilerinin Türkiye memleketinde yaptıkları işleri uluslar arası hukuka, insaf ve adalet kanunlarına tamamen aykırıdır. Günümüzde her bir İranlının yüreğine ayna tutulursa İngiliz hançeriyle açılan yaraları görürler. Türkiye’deki taşlar ve tuğlaların her birinin altını kaldırıp bakıldığında Avrupa kılıcıyla dökülen kandamlaları karşınıza çıkar. Türkiye’nin iç işlerine el uzatmak, gelişmesine engel koymak, Türkiye hükümetini itibarını yok etmek Avrupalılara oyuncak olmuştu artık. Bağımsız, tarafsız ve sulh yanlısı olan zavallı İran memleketi İngiliz ve Rusya işgalcilerinin paralarıyla ihtilal hazırlandı. İsyanlar teşkil etmek hem de kendi başına buyruk olan bu hükümetinin iç işlerine el uzatmaya kimsenin özellikle “başka bir devletin” hakkı olamaz. Fakat bu kural Doğulu devletlere geçerli değil. Avrupa’nın en kıymetsiz ve en yararsız küçük bir hükümeti olan Karabağ hükümeti Doğu’nun değerli devleti olan Türkiye’nin iç işlerine karışır, el uzatırdı. Avrupa’nın insafı, medeni devletleri onun bu işine alaycasına karşılardılar. Tunus ve Cezayir’e Müslümanların sevgili ve saygın şeyhleri zaviyelerden çekip çıkartılarak darağacına asıldılar. Türkiye’nin emrinde olan Karip Adası ötesindeki Müslümanların günahsız çocukları ana karnından çıkartılarak ateşe atıldılar, bağımsız bir Doğu devleti olan İran’ın büyük müçtehitleri Rusya ve İngiliz konsoloslarının istekleri üzere darağacına dikildiler. Nikolay hükümeti döneminde Rus ordusu İmam Ali Reza’nın şerefine topa tuttular, İngilizler tüm Müslüman dünyasının kutsal imamı olan Hazreti Ali’nin revze-i şerifini topa tuttular. İnsaflı ve medeni Avrupa devletlerinden hiç biri ses çıkartmadı. Fakat Türkiye bir Ermeni’nin burnundan yalandan bir kan çıktığında İstanbul sahilini Avrupa savaş gemileri kuşatırdı. Bu medeni yırtıcılar İstanbul’u alır vahşi Müslümanlara oradan kovmak isterlerdi.  Bu kadar zulüm, bu denli insafsızlıklar, bu kadar yapılmış vahşilikten Avrupa işgalcilerinin arzuları ülkeleri daha kuşatılmamış Doğu devletlerini de bitirmek, tüm Doğu yerlerini ele geçirerek Doğu halkını köle yapmaktı. Bu iş Avrupa işgalcilerini biraz zorladı. Doğu hükümetlerini bitirmek, Doğu ülkelerini basmak kolaydı, fakat ele geçirilen ülkeleri aralarında bölüşmek zordu. Kimi daha yağlı parçasını alır, kimisine kemiksiz tatlı yeri denk gelirdi. Avrupa işgalcilerini çok düşündüren şey bunları elde etmekti.

Avrupa işgalcileri bu meseleyi hatırlayınca işleri zorlaştı. Yağlı bir parça et üzerinde toplanan aç köpekler gibi birbirine karşı fikirleri değişti, gözlerinin bakışları sertleşti, her biri başkasına saldırmak, karşısındakini ezmek düşüncesindeydi. Doğu’nun en yağlı parçası olan Mısır ve Hindistan İngiliz elindeydi. Bu sebepten dolayı başka işgalci devletler ona göz diktiler. Her biri şu yağlı parçayı İngilizlerin pençesi arasından çekip almaya çalıştılar. Rusya’nın Türkistan’ın alması, Fransa’nın Mısır’a bağımsızlık arzusu, Almanya’nın Türkiye’ye iyiliklerinin hepsi şu “Hint için savaş” denilen husustan çıkmıştı. Yoksa Fransa’nın Mısır Müslümanlarına dostluğu Almanya’nın Türkiye’ye dostluğu gibi yalan ve boştu. “Hint için savaş” denilen mesele git gide büyüdü, “Doğu için savaş” şeklini aldı. Avrupa işgalcilerinin her biri tüm Doğu’ya hâkim olmak için başkasının gözünü çıkarmak istedi. “Doğu” denilen bu güzel sevgili hanımı tamamen kendinin olması arzusuyla çabalayan devlet Rusya İmparatorluğu idi. Rusya işgalcileri Kafkas ve Türkistan’ı aldıktan sonra Hindistan üzerine iki yol hazırlamışlardı: “İstanbul ve Mısır üzerinden Hindistan”,  “Afganistan veya İran üzerinden Hindistan”. İngilizler Rusya işgalcilerini bu hedeflerini farkına varmışlardı, bu yüzden dolayı tüm gayretleriyle Afgan, İran, Buhara, Türkiye hükümetlerinin bağımsızlığını saklamaya çalıştılar. Fakat Rusya’nın gücü gün geçtikçe artmaya başladı. Rusya öyle bir dereceye yükseldi ki bugün ya da yarın Hindistan’a saldıracağını herkes hisseti. Hindistan’ı İngilizlerin elinden alacağına herkes inandı. Bu “bela”dan kurtulmak için İngilizlerde sadece bir yol kalmıştı: ne yapıp edip Rusya’nın başına bir dayak vurmaktı. İngiltere’nin şeytan siyaseti için bu iş zorluk çektirmedi. İngilizler Japonya’yla müttefiktiler. Japonya’yı Rusya üzerine saldılar. Rusya işgalcileri Japonya2dan o dayağı yediler, sulh yaptıktan sonra Ruslar İngilizleri dikkate almak ve onlarla anlaşmak gerektiği sonucuna vardılar. İngilizler ile konuşarak anlaştılar, görüşmelerde bulundular.

Avrupa işgalcileri birbirleriyle düşmanlaşarak, aralarında savaşmaya devam ederlerse sonucu kendilerine iyilik getirmezdi. Bu yüzden bazıları aralarında karşılıklı konuşarak mutabakata vardılar, aralarında birlikler kurdular.  Rusya, İngiltere, Fransa devletleri bir araya gelerek “Birleşmiş üç Devlet” (“Etilafi Müselles” Devletleri) oldular. Almanya, İtalya, Avusturya-Macaristan Devletleri birleşerek “Birleşmiş Tek Devlet” (“İttifaki Müselles” Devletleri) oluşturdular. Bu devletler sadece sözde genel sulhu saklamak, genel savaşın yolunu bağlamak için oluşturulan olsalar da aslında büyük ve sankarsız bu savaş için hazırlık görmekteydiler. Bu iki “Devletler yığını” (“Hey’eti Duvaliye”)den elde ettikleri zenginliklerinden çoğunu savaş teçhizatı hazırlamak yoluna usanmadan durmadan harcardılar. Bilim ve sanatın yardımıyla şehir gemileri, cehennemi andıran toplar, dağ heybetindeki uçaklar yapmaya devam ederlerdi. Bunların hepsi dünyanın gelişimi için değil güçsüzleri ezmek için, Doğu’yu yutmak içindi. Zavallı Doğu’nun daha yem olmamış devletleri kendileri için en isabetli yol olarak şunu biriktirdiler, Avrupa’da birbirine karşı oluşan şu iki birleşmelerin arasındaki düşmanlıktan istifade ederek, varlıklarını korumaktı. Bir gün İngilizlere ve yandaşlarına yalvardılar, diğer günü Almanya ve taraftarlarına yakardılar. Böylece hürlüğü, karanlıklar arasından kendi mevcudiyetlerini sakladılar. Doğu ve Batı işleri böyle bir güzergâhta ilerlerken 1914’te saray ortamlarının birinde “Sırp”ın tabancasından bir kıvılcım çıkarak tüm Dünya’yı ateş almasına neden oldu. Tüm Avrupa işgalcileri arasında açılan bu kanlı savaş Doğu’nun mazlumlarına iyi fırsat verir, Doğu’nun kurtuluş zamanı gelmişti. Doğu’nun buradaki vazifesi büyük-küçük, Müslüman Mecüsi demeden birleşmek: birbirinin kanını içip duran Avrupa yırtıcıları karşısına bir güç ve bir el olup çıkmaktı. Bilgisiz kalan Doğu bu doğru yolu göremezdi. Bu fırsatı da kaçırmaz. Doğulu iyiliği unutmaz. Doğulu sizden bir iyilik gördükten sonra size el kaldırmaz. Doğu’da servete itibar etmek, Avrupa derecesindeki kapitalizmcilik yoktur. Doğu Ulusları çoğunluk itibarıyla çiftçi ve işçidirler. Doğu’nun çiftçileri arasında Rus mülk sahibi gibileri bulunmaz. Bundan dolayı Doğu uykudan gözünü açtığında Sosyalizm esaslarına yüzünü çevirmez. Doğruyu söylenirse Rusya hükümeti Doğu ile anlaşmaya ve müttefik olmaya mecburdur.

[1]Abdurauf Fitrat’in “Doğu Siyaseti” risalesi I.Dünya Savaşından sonra devam etmekte olan ve savaşa katılan Avrupa memleketlerinin Doğu’yu aralarında paylaşım politikasına karşı milli ruhta yazılmış olması ayrı bir öneme sahiptir. Fitrat’in bu isimdeki risalesi önce “İştirakiyun” Gazetesinde (23,25,26 Ekim 1919 yıl) sonra Taşkent’te ayrıca bir risale şeklinde yayınlanmıştır. 1991 yılında Buhara’daki “Navkıran Buhara” ilmi merkez tarafından tekrar yayınlanmıştır. Bu metin eserin ilk neşri esasında hazırlanmış ve sonraki neşirleriyle karşılaştırılmıştır.

[2]Kârûn, efsaneler, Kuran ve halk edebiyatında bahsi geçen çok zengin kişi.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.